Değer miydi?


Hayal ettiğimle yaşadığım arasında böyle devasa bir fark olmamalıydı, dedi Zehra kendi kendine! Her zamanki gibi kafasının içindeki sesin tesirindeydi. Ne zaman yalnız kalsa çenesi düşüyordu zaten o sesin. Son zamanlarda gittikçe artan bir iç sıkıntısıyla da mücadele halindeydi. Nasıl anlatacağını bilmediği için de kimseye anlatmayı denemiyordu bile. Böyle durup dururken geldiğine göre öylece de çekip giderdi nasılsa! Hem herkes kendi halinde, kendi dertleriyle meşguldü zaten. Kime ne diyebilirdi ki? Eşine anlatsa bir iki tavsiye verir, sonra o da kendiliğinden düzelmesini beklerdi her şeyin! Bundan adı gibi emindi. Onca yıldan sonra her hücresini tanıyordu artık.

Gelecek olan misafirler için uygun menüyü akşamdan belirlemiş, tüm gün hazırlıklarla meşgul olmuştu. Evdeki her köşenin yeterince temiz olduğundan emin olmak için şöyle bir göz attı tekrar ortalığa. Çocukların kitapları, oyuncakları derken topladığı her şey arkasını döndüğü anda kendiliğinden dağılıyordu sanki. Tıpkı aklı gibi! Onu da bir türlü toparlayamıyordu son zamanlarda. Mehmet’in dükkânda bir türlü yoluna girmeyen işlerinden de çocukların sürekli takip edilmesi gereken derslerinden de yılmıştı. On beş yıllık evliliğini, omuzlarında bir yük gibi hissettiği zamanların arttığının da farkındaydı ayrıca. Sık sık kendisini yalnız ve uzaklarda hayal ediyordu. Kimseden sorumlu olmadığı, hiçbir şeye yetişmek zorunda kalmadığı zaman dilimlerinin çekiciliği kaplıyordu hayal dünyasını. Kendisini ara vermeden kilometrelerce koşmak zorunda kalmış ama yorgunluğu hiç kimse tarafından ciddiye alınmamış bir maraton koşucusu gibi hissediyordu. Üstelik koşunun sonunda bir madalya olmadığından da adı gibi emindi neredeyse.

Yemeğin altını kapattı. Pilâvın üstü de demini alsın diye bir bezle, güzelce sarılmıştı zaten. Diğer sıcak yemekleri de ılık ayara getirdiği fırında tutuyordu ki ısılarını korusunlar. Orijinal tariflerine kendi yorumunu kattığı salatalar da hazırdı. Kendi kendine geliştirdiği yöntemleri vardı Zehra’nın da mutfakta. Hatta iddialı bile sayılırdı bu konuda. Bir konuya uzun süre emek verince ustalaşıyordu insan. Ne olursa olsun! Sadece insan ilişkileri muaftı sanki bundan. Çünkü Mehmet’in üzerine ne kadar titrerse o kadar çok sorun çıkıyor, ilişkilerini ne kadar dert ederse o kadar çok karışıyordu işler. Bu konuyu düşünmekten bilinçli olarak uzaklaştırdı zihnini. Düşünerek bir çözüm üretemediğini deneyimliyordu uzun zamandır. Sorunların kaynağının sadece kendisi olmadığı ortadaydı. Her ne kadar Mehmet bunu inkâr ediyor olsa da!

Misafirler gelecekleri saati söylemişlerdi ama o zaman dilimleri beklenilenden daha esnek olurdu hep. Yıllarca, Mehmet çok güzel öğretmişti bunu ona. Zaman dediğin şeyin ne kadar esnetilebileceği, esneyen o dilimin içine ne kadar öfke, şüphe, kızgınlık ve bıkkınlık sığabileceği konusunda bir hayli deneyimliydi maalesef.

Her şeyin yolunda olduğuna karar verip – ki bu Zehra’nın mükemmeliyetçi kişiliğinden mütevellit, asla kolay bir karar değildi – yatak odasına geçti. Tüm gün üzerinde olan ve üstüne bilumum temizlik malzemesi kokularından tutun; soğan, salça kokusuna kadar her şeyin sindiği penye elbisesini çıkardı. Sırtındaki yorgunluğu sürükleyerek ardından, gardırobunun önünde durdu. Çok sevdiği bordo elbisesine artık sığamadığı için üzülerek geçti onu. Siyah, yakasında zarif dantel detayları olan uzun elbiseyi aldı yavaşça. Hem ince de gösterirdi. En az yemeklerin mükemmel olması kadar önemsiyordu bu akşam çekici görünmeyi. Bu Eda denen kadının ne kadar güzel olduğu konusunda bilgi sahibiydi çünkü. Öylesine bir sohbette, böyle bir detayı ağzından kaçırdığına göre Mehmet, en mükemmelini beklemeliydi. Erkeklerin bir anlık dikkatsizlikle ağızlarından kaçırdıkları bazı şeyler, kadınların hafıza ağlarında bir ömür yapışıp kalabilirlerdi. Yetenek değil bir tür lanetti aslında bu. Sanılanın aksine. Her hatırladığında canı yanıyordu çünkü Zehra’nın. Mehmet’in kendisini güzel bulmadığının farkındaydı. Tıpkı artık evden uzaklaşmak için her fırsatı değerlendirdiğinin farkında olduğu gibi. Ama bazı gerçekleri sadece fark edebiliyordunuz maalesef. O farkındalık hiçbir işe yaramıyor, elinizden hiçbir şey gelmiyordu çoğu kez. Oysa evliliklerinin ilk yıllarında, çocuk sahibi olmak için verdikleri o mücadele zamanlarında bile çok daha yakınlardı. O zor zamanları atlattıklarında mükemmel bir mutluluğa erişeceklerini düşünürdü Zehra! İlk bebeklerini kucaklarına aldıklarında mutlulardı da! Ertesi yıl ikinci kez doğum yaptı. Bir anda iki küçük çocuğun annesi, çekip çevrilmesi gereken,  dört kişinin yaşadığı bir evin kadını olarak buluvermişti kendini. Üstelik eskiden beri biraz toplu olan bedenine yapışıp, gitmemekte direnen yirmi kilo fazlalıkla mücadele halindeydi sürekli. Zor ve yorucu zamanlar bir türlü bitmiyor sadece şekil değiştiriyordu. Çocukların büyüme süreçlerindeki kriz dönemlerini, yapayalnız atlatmaya çalışıyordu. Yıllarca gördüğü tedavinin ardından ulaştığı bu başarı hakkında şikâyet etmek gibi bir lüksü zaten yoktu. Bu hakkı tanımıyordu kimse ona. Mehmet işi sayesinde evdeki hengâmeden kurtuluyor, Zehra’yı ve onun kendisine olan ihtiyacını büyük bir bencillikle görmezlikten geliyordu.

Kapının çalmasıyla Zehra’nın kapının önündeki yerini alması bir oldu fakat Mehmet dakikalardır banyoda, en mükemmel haline ulaşmak için verdiği çaba yüzünden zar zor yetişti misafirleri karşılamaya. Açılan kapıda; tam da Zehra’nın öngördüğü gibi uzun boylu, zayıf bir kadın duruyordu. Her haliyle kendisinin tam tersiydi sanki. Zehra, ilk anda neye ve kime karşı olduğunu kestiremese de duruşundan taşan bir öz güvenle meydan okuyor gibiydi! Özenle şekillendirilmiş dalgalı, sarı saçları beline kadar uzanıyordu. Zehra ise içindeki beyazlara alışık olduğu koyu kahve, kısa saçlarla yaşıyordu yıllardır. Hayatının hiçbir döneminde o kadar ince bir beli olmamış, o kadar iddialı bir korsenin içinde hiç bulunmamıştı mesela. Dakikalar içinde,  kadının bakışlarındaki soğuk derinlikten, duruşundaki art niyete kadar her şeyin farkına varsa da gülümseyip hoş geldiniz diyerek, içeriye davet etti misafirleri. Bir gölge gibi hemen yanında duran göbekli kocasından önce kadın girdi içeri. Art niyet de soğuk tavır da kanıtlanabilirlikten hayli uzaktı nihayetinde.

Bir süre havadan sudan konuşulduktan sonra yemeğe geçildi. Çorbasından ara sıcağına, ana yemeğinden tatlısına kadar her şeyin servisi kusursuz bir şekilde yapılırken ev sahibesi tarafından, sıradan muhabbetler dönüp dolaşıp Eda Hanım’ın zarafetine geldi. Getirildi. Onun şuh kahkahaları salonun duvarlarında kırılırken, Mehmet’in kadına büyük bir şevkle ettiği her iltifatta da Zehra’nın kalbi kırılıyordu. Medeniyetin çizgisi bu kadar geniş miydi gerçekten? Benzer cümleleri Mehmet’ten en son ne zaman duyduğunu düşündü Zehra. En az bir asır geçmişti üzerinden. Öyle hissetti. Kadının eşi de en az Zehra kadar silik ve sinik kalmıştı masada. Adamın kurduğu cümleler ara ara alakasız konularla yarıda kalıyor; o, kibar bir tebessümle affediyordu hepsini. Konu yine Eda Hanım’a geldi. Bu sefer mesele yemeklerden neleri sevip neleri sevmediğiydi lakin fıstığa ciddi bir alerjisi olduğundan da bahsetti o esnada. Zehra tam “O zaman sakın yoğurtlu salatadan yemeyin siz!” diyecekti ki içindeki karanlık bir gölge, yutuverdi ağzından çıkması gereken kelimeleri. Demedi o yüzden. Diyemedi ya da! Yoğurtlu salataya kendi yorumunu katmış, tarifte olmamasına rağmen fıstık da koymuştu. Kendisi öyle daha çok seviyordu çünkü. İnsan kendi zevklerine de sahip çıkmalıydı neticede. Sonraki dakikalarda sadece izledi Zehra. Eda’nın bir yandan konuşup bir yandan salatalardan yiyişini, neşeli hallerini, Mehmet’e gelince biraz daha uzun kalan sinsi bakışlarını… Hepsini…

Yemeğin sonuna geldiklerinde masadan aldıkları tabaklarla mutfağa geçti gecenin kadınları. Erkekler hep oldukları yerde kalırdı zaten yemeklerden sonra. Eda’daki değişim de tam olarak mutfaktayken başladı. Önce oturacak bir yer aradı. Sonra eli boynuna gitti. Nefesi gittikçe daralıyor, boğuluyor gibi görünüyordu. Dakikalar içinde moraran o güzel yüzü ve dehşete kapılmış gözleriyle Zehra’ya bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama Zehra bir türlü anlamıyordu. Nedense? Bir ara çantasını işaret ediyor gibi geldi Zehra’ya ama Zehra onu mutfakta öylece bırakıp, vestiyerde asılı olan çantanın yanından geçerek banyoya doğru yürüdü. Önce makyajını tazeledi güzelce. Yemek yerken ruju silinmiş, rimeli yanağına bulaşmıştı. Omuzlarına bıraktığı saçları zamanla bunaltmıştı onu. Saçlarına da güzel bir şekil verdi ve biraz daha ferahladığını hissetti. Elbisesini de şöyle bir düzeltip dışarı çıkmak üzereydi ki Mehmet’in telaşlı sesiyle mutfağa koştu.

Neyse ki çocukları kardeşine bırakmıştı bu akşam. “Misafirlerimiz rahat etsinler!” demişti Mehmet. Her zaman bu kadar ince düşünmezdi ama arada aklına geliyordu demek ki onun da insanlara incelik göstermek. Yoksa iki küçük çocuk bu panik ortamında çok korkardı, orası muhakkak. Zehra koşarak Mehmet’in yanında aldı soluğu. Eda, Mehmet’in kollarında nefesi kesilmiş bir vaziyette, hareketsiz yatıyordu. Kocasının kollarında yatabilecek tüm kadınlar için dilediği ve kabul edebileceği yegâne durumda. Cansız! Kadının kocası aradı ambulansı. Zehra evde kaldı. Diğerleri apar topar hastaneye giderken kardeşi de çocuklarını getirmişti çünkü. Ortalık toparlanmalıydı ama önce güzel bir kahve yaptı kendine ve kardeşine.

Kız kardeşine kısaca anlattı olanı biteni. “Salataya fıstık koyduğumu tamamen unutmuşum!” dedi. Beraberce ciddi bir terslik olmamasını dilediler. Sonra kardeşi, yeğenleriyle geçirdiği keyifli saatleri aynı keyifle anlatırken karşısında, masadayken kelimelerini yutan o karanlık gölge büyümeye başladı Zehra’nın içinde. Büyüdü büyüdü kara bir bulut gibi sardı benliğini. İçinde korkudan şimşekler çakıyordu şimdi. Zehra yaptığını tam olarak kavramaya başladığında pek de keyif almayacağı bir sürecin başladığını hissetti en derininde. Aklında büyük bir pişmanlıkla tek bir soru belirdi:

“Değer miydi gerçekten?”


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
1
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
5
love
lol lol
0
lol
omg omg
0
omg
win win
0
win

Bir Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  1. Öyküyü de, anlatış biçiminizi de, zamanı esnettiğiniz, kadınların hafızalarının ağlarından bahsettiğiniz bazı cümlelerinizi de çok sevdim. Yüreğinize sağlık. Kaleminiz daim olsun.
    Ezgi BALABAN