Sessiz Bölmeler


Kişiliğim, hayallerim, karakterim, bedenim dünyanın ağırlığı altında ezildi. İnsan ufacık kalınca, geri kalan her şey çok büyük geliyor. Yaralarım taze, yüzlerce yıl öncesinden kalmasına rağmen. Ağıtlarım yeni yakılmış, acım bin yıllık. Hala akıp duruyor kanım.  Her derdim ise daha büyük bir dert ile örtülüyor. Geriye pek bir şey kalmıyor. 

Durun durun önce bunları anlatmayacaktım. Sizi kendi karanlık hikayeme sürüklemeden önce, anlatacağım şeyler var. Önce sokağa çıkalım, biraz yürüyelim. Sevip sevmediğimi karar veremediğim şeylerden biri yürümek. Sanırım o günkü ruh halime göre değişiyor sevip sevmediğim şeyler. İnsanlara olan ilişkim bile o günkü halime bağlı. Bazen dünyanın en cana yakın, yardımsever birisi oluyorum, bazen ise lanet bir adam oluyorum. Önüme çıkan herkesten, her şeyden nefret ediyorum. Peki o günkü ruh halim neye göre değişiyor derseniz, inanın ben de bilmiyorum. 

Bulutlu bir bahar akşamı, parkta el ele oturmuş bir çift, kendilerini bekleyen güzel geleceğin hayallerini kuruyorlardır. Evlerinin nasıl olacağı, koltuk takımlarını, perdelerin rengini, beyaz eşyalarının markasını. Dünyaya dair ne yoksa, onların planlarını yapıyorlar. Adam uzun boylu temiz yüzlü, biraz irice, içten bir gülümsemesi var. Kadın güzel, alımlı, eski aşk acılarının hatırası gözlerinden  şimdi bile okunuyor. Mutluluğu bu güvenilir, kendisini çok seven kişi de bulmuş. Herkes yaslanacak bir omuz arar bu dünyada. Adam annesini erken yaşta kaybetmiş. Kadınlara hep mesafeli durmuş. Hep platonik ilişkiler yaşamış, ne zaman gerçeğe yaklaşsa, karşı taraf ortadan kaybolmuş. Kadının ise ailesi hayatta ama hep kendi başına bir şeylerin üstünden gelmiş, başaramadığı tek şey ise ilişkileri olmuş. Bunları bir bakışta nasıl mı anladım. Kimsenin kimseyi görmediği, ilgilenmediği dünyada, sadece kafanızı kaldırıp bakmanız yeterli insanları görmek için. 

Sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanlar çoktur. Annemiz, babamız, kardeşimiz, eşimiz, çocuğumuz, sevgilimiz, dostumuz. Bu listeyi sonsuza kadar uzatabilirim. Oysa onların ne kadar farkındayız hiç düşündünüz mü? Aynı evin içinde, aynı kişiler aynı travmayı yaşamış olabilir. Acıyla baş etme yöntemi tamamen farklı olabilir. Kendimiz gibi düşünüp, sevdiğimiz insana hiç destek olmamış  olabiliriz. Dediğim gibi işin kötüsü bu durumun farkına bile varmamış olabiliriz. 

Hayatın özeti aslında farkında olmak. O bilinç seviyesinde olamadığımız için, neyin farkına varacağımızı bilemeden yaşayıp gidiyoruz. 

Saat dört olmak üzere, birazdan gelir. Parkın sonuna doğru, bir ağaç gölgesine bulup otursam iyi olacak. Söğüt ağacının dalları yere değmekte, bir şemsiye gibi altındakileri korumaya almış. Ben de sığındım buraya. Ilık bir meltem esiyor. 

                                                                 

                    Kaçıp gider umutlarım seni görünce

                                               Uçar umutlarım gökyüzüne

YARIM  ÖLÜM

Kaldırımın sesinden O’nun geldiğini anladım. O geldiğinde tüm dünyanın tüm sesleri kısılır, sadece onun çıkardığı sesler duyulurdu. 

“Merhaba, gidelim mi?”

“Daha yeni gelmiştin. Biraz otursak.”

“Oturmakla geçti ömrüm. Hem önce ziyaret etmemiz gerek biliyorsun.” 

“Biliyorum ama istemiyorum sen de bunu biliyorsun.” 

“Sen bilirsin.”

“Tamam gidelim.”

Konuşmadan bir yılan gibi dik yamacı sarmış yolda, mezarlığa doğru yürümeye başladık.

Mezarlık tepede, ağaçlarla dolu. Huzur dolu bir yerdi. Cesetler yan yana uzanmış, bir çukur içinde kiminden geriye sadece iskelet kalmış, kimileri ise yeni çürümeye başlamış. 

Sonunda vardık.

Adı soyadı dışında 1980-2015 yazıyordu sadece mezar taşında. Gerçi ölürsem ne mezar taşı, ne de gömülmek istemiyorum demişti bize. Bu vasiyetini yerine getirememiştik, çoğu şeyi yerine getiremediğimiz gibi, ama yarım kalan son işimizi yerine getirecektik.

“Gelmeyelim sana demiştim. Burada sadece karbon atomları var. Gömüldüğün yerin de bir anlamı da yok, anısı da. Ölen kişi bile buradan, bu noktadan haberi yok. Bu mezar taşı ziyareti günümüzün puta tapmasından farklı bir şey değil.”

“Belki de haklısın ama Onun varlığını sadece zihinsel değil,  görsel olarakta aklıma getirmem için buraya gelmem şart. Gelmeyebilirsin demiştim.”

 “Peki ya silahlar?”

“Son ziyaretimde buraya gömmüştüm.” 

“Buraya mı gömmüştün? Deli misin? Ya gören olmuşsa. Ne zamandır planladığımız şeyi riske atıyorsun farkında değil misin?”

“Merak etme. Gece geldiğimde gömmüştüm. Geceleri plan yapmak, düşünmek ve bir şeyler gömmek için mezarlıklardan daha güzel bir yer yoktur. Ne dersin, bizi de belki buraya gömerler?”

“Bizden geriye yaşayan ne kaldı ki? Hem ölümü fazla düşünüyorsun. Yaşarken ölüm yok, ölünce de yaşam. Hepsi bu. Hadi çıkaralım silahları. Planları da mı gömdün?”

“Planları yırttım. Hepsi aklımda.” 

Silahları çıkartırken derin bir sessizlik oldu.

“Hiç konuşmadık bunu biliyorum. Üçümüzün kahkahaların eşlik ettiği o mutlu günleri hatırlamıyor musun hiç?”

“Her şey başka bir mutlu gün için. Daha güzel bir mutluluk.” 

“Sonumuz aynı olursa ne olacak?”

“Sonumuzun farklı olursa o zaman sorun.” 

Aşağı doğru inerken konuşmadık. Yüzlerce kez tekrarladığım planı bir kez daha kafamda canlandırıyordum. Bir şeyin en ayrıntılı şekilde planlamak ayrı, onu gerçekte yaşamak çok ayrı şeyler. O yüzden yine de endişelenmeden kendimi alamıyordum. 

Aynı noktaya gelmiştik. Kafamı hafif öne eğerek vedalaştım. O ise bir an göz göze gelme dışında hiçbir şey yapmadı. Yarın yine aynı saatte, aynı yerde buluşacaktık. Büyük gün yaklaşıyordu. Silahlar belimdeydi. Dışardan belli olmasın diye gömleğimin alt kısmını dışarı çıkarmıştım. Kafamda bir çok soru, koynumda umutlar ve silahlar ile eve doğru yürümeye başlamıştım. Karanlık basmak üzereydi. Aslında silahlar yanımda olmasaydı, biraz oturup şu rüzgarlı hava da düşünmek iyi gelebilirdi. Yine de bir banka oturdum. Etrafıma şöyle bir göz attım. İlerde bir kurye motorunu bankın yanına park etmiş. Günün tüm yorgunluğu gözlerinden okunması rağmen telefon elinde, hayatta neleri kaçırdığına bakıyordu. Uzun siyah saçları terlemişti gün boyu giydiği kasktan dolayı. Üniversite mezunu olduğu belliydi. Ne umutlarla okuyup, sonunda mezun olunca iş bulamayınca kurye olmuştu. Emeğinle çalıştıktan sonra para kazanmanın yaptığın işin utanılacak bir yanı olmazdı. Ama gözlerinde ki hayal kırıklığı çok uzaktan bile belliydi. Neyse artık tekil kişileri düşünmeyi bırakmalıyım. Tek tek insanları düşünmektense, insanlığı düşünmem gerek. İnsanlığı düşündükçe, insanlığım aklıma geliyor utanıyorum. Dikenlerim içime doğru batıyor. Eve gitme vakti. Yarın sıradan günlerin sonu. Bu yolda başka bir dostumu daha kaybedemezdim. O yüzden bu planı kendimden bile saklamıştım. 

 

                                                                         DOĞUŞ/VAROLUŞ                                                             

Sıcak kan hala ellerimden akmasına rağmen, hiç bir şey hissetmiyordum. Ellerim, gözlerim, sözlerim siyaha boyanmıştı sanki. Köşe de yığılan kendi varlığıma ait bir şey değildi artık. Hep karanlıklarım cinayete kurban gidiyordu, şimdi kurban olması gereken şey karanlıktı. Bu sıradan günlerin öcünü alma sırası gelmişti.

Cinayeti kimse görmüş müydü? Sokakta herkesten uzak, dikkatli yürümüştüm. Yol boyunca her zaman nasıl davranıyorsam yine aynı şekilde hareket etmiştim. Bakışlarımdaki korkuyu saklamış, birini öldürmenin düşüncesini derinliklerime gömmüştüm.

Bu kadar soğukkanlı olabileceğimi, kendim bile bilmiyordum. İnsanın her zaman fark etmediği bir yanı olması, artık kendisini şaşırtmıyordu. Her insanın içinde yaşayan, onunda beslediği katil, nihayet kanlı canlı ortaya çıkmıştı.

Ceketinin içinde taşıdığı bıçak adete kalbini yakıyordu. Bu yürek yanması, vahşi bir hayvanın avına duyduğu hazdan fazlasıydı. Duyguların en anlaşılmazıdır intikam; ne aşka benzer ne nefrete ikisinin tek bir duyguda buluşmuş yangın halidir. Bu ateşe ise yıllar sadece odun atar. Bir bedeli var güneşin doğuşunun, denizdeki fırtınanın, dağlarda açan çiçeklerin, nefes alışımızın. Yaptıklarının bedelini ödemeyenlerle dolu bu dünya ama kendi dünyasında buna yer yoktu. Kendi dünyasını yaratma masalları ile büyümüş bir nesilden, gerçekliğe ait ne istenebilirdiki. Yüzyıllardır kendi konfor alanın zindanında, nefes almadan yaşayan ölülerle doluydu bu dünya.  Ve dünyadaki en eski masallardan biriydi adalet. Ve kendi masalında böyle bir adalete yer yoktu.

Kaldırımlar ayağımın altında akarken, yapacaklarımı tek tek içinden geçiriyordum. Her şeyi planlamıştım. Ne zaman yaklaşacağımı, hangi bıçağı kullanacağımı, bıçağı hangi şiddetle neresine saplayacağımı, bıçak deriyi bir vapur gibi yararken gözlerinin içine bakacağımı, onun son kez soluk alışını izleyeceğimi…

Çektiği acı ile kollarında yığılırken, kavuşacağım huzuru bile planlamıştım. Voltalar atmıştım yıllardır, kendi hücrelerimde. Bu andı beni hayatta tutan, bu andı yaşamamamı sağlayan. Bu andı, beni diğer insanlardan farklı kılan.

Kaybedecek bir şeyi olmayan insandan korkmak gerekir denir. Kaybedeceğim bir şey yoktu, ama öldürürsem bulacağım şeyi biliyordum: Yıllardır aradığı, köşe bucak ondan saklanan kendimi bulacaktım. Artık bir şeylerin farkına varacaktım. Ve kendi küçük dünyamıza huzuru getirecektim. İnsan başka ne isterdi ki?

Bu düşünceler yıllardır tüm bedenimi sardı, güneş gibi kavurdu, sağanak gibi içini serinletti. Beni hayatta tutan şeydi bu duygular. Damarlarında akan şey o her geçen yıl büyüyen yangındı. Kimseyi öldürmemiş biri, yaşadığını iddia edemezdi.

Var olmanın kendisi ölüme bağlıydı ve bu dünya nefes almaması gereken insanlarla doluydu. Hep aynı saatte, aynı köşe başında, alnından vuruluyordum ama artık hep aynı saatte, aynı köşeden geçen adamın karşısına çıkacak,  bedelini soracaktı yaşamın. Özge’yi plandan çıkarmak zor olmuştu. Daha dün mezar başında beraber yapacakları planın üstünden geçiyordu. Ama o planı kusursuzlaştırmayı çalışırken, ben bambaşka planlar peşindeydim. Bir dostumu daha kaybedemezdim. Tek başıma halletmeliydim. Ve Özge’ye yalan söyleyip planı gelecek haftaya erteledim. Kendi planım ise şimdi, rahatça yapabilirdim. Yaklaşıyordu cinayet, havada ki ölüm kokusunu kendisi bile alıyordu. İliklerine kadar bu kokuyu içine çekti. Tüm bedenimi, ruhumu bu koku sardı.

Çıkış saati gelmişti adamın. Son kez göreceği insanlarla vedalaşmasını izledi. Her şeyi bilen, kimseden korkmayan, güçlü, bu dünyada ona ölümün olmadığını sanan bu adam onun için yaratılan dünyaya mutlu adımlarla  yaklaşıyordu. Sonunun farkında olmayan ve ona koşar adım ilerleyen başka biri yoktur herhalde.

Yaptığı onca şeye rağmen, bu dünyada nasıl da el üstünde tutuluyordu. Dünya tersine akan bir lağım gibi. 

Sadece bu insanı değil, bu insana bu imkanları sağlayan insanları da yok etmek gerekirdi ama  herkes kendi kapısının önünü temizlemeliydi bu dünyada. Hem pislikleri dünyadan ayrıştırmaya çalışırsak, hiç insan kalmayabilirdi. Benim hedefim belliydi. 

Kalabalık caddeden, kimsenin olmadığı sokak arasına doğru ilerliyordu. Bu karanlık sokak, artık bir panayır yeriydi.

Adamın arkasındaki mesafeyi bir süre koruduktan sonra, sokak lambasının yanmadığı yerde, usulca arkadan sokuldum. Vahşi bir hayvan gibi sessiz, gözlerimi ayırmadan dikkatli bir şekilde.  Tüm ölümler, arkadan usulca sokulmaz mıydı? Ölümün soluğunu, ensesinde hissetmiş olmalıydı. Her şey planladığım gibi gitti.  

Bu türe ait olan bir korkaklıkla karşıladı ölümü. Çırpınışında bile mide bulandırıcı bir taraf vardı. Hayata bir bıçak çektiğinde var olmaya başlıyormuşsun.

Soluduğu hava, gökyüzü, yeryüzü bir anda değişmişti. Derin bir nefes alıp, gökyüzüne bakıp bir kahkaha attım. Ve o an gök yarılırcasına yağmur yağmaya başladı. 

Kaldırımların bile bu kana tahammülü yoktu ve kan yağmur suyu ile akıp gitti. Tüm evren temizlenmişti sanki.

Ellerimi ve bıçağımı  mendili ile sildim. Bıçağını dikkatlice ceketinin cebine koydum. Koynuma aldığı hiçbir şey bana bu duyguları yaşatmamıştı.  Bu sefer bıçak kalbimi yakmıyor, aksine soğutuyordu. Her şey bir saniye içinde olup bitmişti. Yıllardır kafamda kurduğum bu anın, doyasıya tadını çıkarmak isterdi ama zamanım yoktu. Çevresine hızlıca göz gezdirdim.

Kimsecikler yoktu, sokağın en karanlık yerinde, en güzel cinayeti işlemiştim. Ve bunu bitmez bilmez uzun gecelerime, kaybettiğim dostuma ve Özge’ye armağan etmiştim. Hiçbir şey olmamış gibi, her zamanki hızıyla sokağın sonundaki kalabalık caddeye kendini attım. İnsanları görmek, hiçbir zaman bu kadar mutlu etmemişti beni. Kalabalık arasında kaybolup gitmenin hazzına yeni varıyordum. Şimdi Özge yalnız başına evinde bu anı düşünüp, planın üstünden geçerken. Ben bir an önce O’na gidip bu mutlu haberi avucumun içinde vermek için can atıyordum

Yeni doğmuş bir bebek gibiydim. Bir ölüm, birden fazla insanı var edebiliyordu. Ve farkındaydım artık aldığım havanın, gökyüzünün, yağmurun, toprağın.

Kalabalığın içindeki karanlıkla, rüzgarın sesine ve yağmura karışıp gittim…


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
1
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
24
love
lol lol
0
lol
omg omg
11
omg
win win
7
win

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.