Yokluk Belası


Gözyaşlarını silmek için gözlüğünü çıkarmak zorunda kalmıştı. Oturduğu sedirin tahtaları en ufak bir hareketinde gıcırdıyordu. O yüzden yavaşça gözlüğünü hemen camın önüne, kaç yıldır orada olduğu belli olmayan yosun tutmuş mermerin üzerine bıraktı. Aslında ne mermer mermerden sayılırdı, ne sedir sedirden, ne de ev evden… Muhtemelen babasının gençliğinde dikilmişti bu bina. O yüzden olmalı ki bodrum katı çok dar ve basık inşa edilmişti. Belki de burada bir ailenin yaşayacak olmasını hiç düşünmediler. Eve, giriş katından on basamaklı bir merdiveni inerek giriliyordu. Merdivenin sağında kazan dairesi, solunda da bu “ev” vardı. Hemen girişte mutfak, mutfak tezgâhının karşısında bir oda vardı. Odaya geçilen koridorun solunda da banyo, tuvalet… Bu evi güç bela bulmuş, kirasını da ancak ödeyebiliyordu. Binada oturanlar pek makbul insanlar değillerdi ama yokluk belasına katlanıyorlardı.

Açık olan camdan binanın perde duvarını izliyordu sürekli. Kim bilir neler düşünüyordu. Bir haftadır zaruri ihtiyaçları dışında yerinden kıpırdamamıştı. Zaten yatağı orasıydı. Karısı ayakucunda oturur, iki çocuğu da halının üstünde oynaşırlardı. Belirli bir mesleği olmadığı için önüne ne iş gelirse onu yapardı. En son bir kamyon kömürün hepsi sırtından geçince belinde bir maraza doğdu. O günden beri yerinden kıpırdayamıyordu işte. Zaten o işten de doğru düzgün para alamamıştı. Yani elde avuçta bir şey yoktu. Yiyecekleri de tükenmek üzereydi. Bir yardımseverin vermiş olduğu yardım kolisini yiyorlardı. Elbette o da bitecekti, hem de çok yakında. Aç kalmaktan daha büyük sorunlar da vardı, hepsi kapıda bekliyordu. Ama bunları düşünmekten, dile getirmekten çok korkuyordu. Gözlerini hiç ayırmadan karşıdaki duvarın gün yüzüne çıkmış demirlerine bakıyordu. Görebildiği yere kadar kafasını çeviriyor, demirleri tek tek sayıyordu. Kendine böyle tehlikeli bir oyun edinivermişti. Boş boş oturmaktan böylesi yeğdir diye düşünüyor olmalıydı. Belki de her gün duymaktan, düşünmekten yorulduğu cümleleri kafasından atmak için yapıyordu bunu. Gözlerini evin içine çevirmek bile istemiyordu. Eşiyle, en çok da çocuklarıyla göz göze gelmekten korkuyordu. Onların sorularına cevap verememek, isteklerini karşılayamamak yaşadığı en büyük acıydı.

Eşi ise sedirin diğer ucunda oturmuş, elindeki şişleriyle bir şeyler örüyordu. Örmekten çok iple, şişle boğuşuyordu desek daha doğru olurdu. Onun da gayesi, eşinden farklı değildi. O da kaçıyordu, eşi gibi. Sadece çocuklar gerçekten oynuyordu, onların dışındakiler ise bu oyunu zorla sürdürüyordu. Çocuklar halının üzerine rastgele atılmış gibiydiler. Biri bir uçta, diğeri ortalarda bir yerde tepiniyordu. Beş numaradaki emekli öğretmenin torunlarının oyuncaklarıydı bunlar. Sağ olsun o vermişti geçenlerde. Çocuklara da meşguliyet olmuş, onlar da iyice rahatlamışlardı. Şimdi ne anneyi ne de babayı sıkıştırıyorlardı. Herkes rahat rahat kendisiyle baş başa kalabilmişti. Gün bu şekilde akşama doğru ilerlerken merdivenden iki-üç tane farklı ayak sesi duyuldu. Baba; hemen gözlerini önce eşine, sonra da kapının olduğu tarafa çevirdi. Eşi ise hiç oralı olmadı, çocuklar farkında bile değillerdi zaten. Ayak sesleri iyice yaklaştı ve kapının dibinde durdu. Yaklaşık on beş-yirmi saniye öylece beklediler. Sanki kapının dibindekiler kapıyı çalmaktan çekiniyor gibiydiler. Hani okulda öğretmenler odasının kapısında bekleşirdik ya işte aynen öyleydi. Daha sonra içlerinden biri ani bir kararla hızlıca çalıverdi kapıyı. Vazgeçmemek için birden yapmıştı sanki bu işi. Bir an önce olsun bitsin istiyordu her şey, kapıyı çalmasından belliydi. Kapı çalınınca kadın olduğu yerde sıçradı. Kendini o kadar kaptırmıştı ki örgüsüne ya da düşüncelere birkaç saniye kendine gelemedi. Anlamsızca sağına soluna bakındı. Eşiyle göz göze gelince kapı bir kez daha çalındı, o zaman sedirden yavaşça kaydı halının üzerine doğru. Baba, merakla kapıya bakıyordu. Kapı, insanın içini gıdıklayan bir sesle yavaşça açıldı. Kadın karşısında bina yöneticisi ve birkaç komşuyu görünce hareketsiz kaldı. Ne yapacağını bilemedi. Karşısındakiler de öylece duruyordu. İki tarafta burada neden olduklarını unutmuş gibiydiler. Kapıdakiler, “Burada ne işimiz vardı bizim?” der gibi bakıştılar. Yöneticinin hemen solundaki kişi, yöneticiyi hafifçe dürttü. Kadın da fark etmişti bunu. Adam ise orada neler döndüğünü hâlâ çok merak ediyordu. Bu dürtüşten sonra yönetici her şeyi hatırlamış gibi silkindi. Karşısındakini ürkütmekten korkan bir sesle konuştu:

“Eşiniz burada mıydı acaba?”

Kadın bu soruya cevap vermek yerine kapının önünden çekiliverdi. Dışarıdakiler, tıkanık bir borunun tazyikle fışkırması gibi içeriye daldılar. Soluğu adamın başucunda aldılar. Sorgu melekleri gibi dikildiler karşısına. Hiçbir şey demeden donuk ifadelerle bakıyorlardı. Buraya her ne yapmaya geldilerse, o yapacakları işin ya çok acemisiydiler ya da buraya birilerinin zorlamasıyla gelmişlerdi. Belliydi. Kapıda olduğu gibi burada da adamla bakışıyorlardı bu sefer. Kadın tatsız bir şeylerin olacağını anlamış olmalı ki çocukları kollarından tuttuğu gibi mutfağa götürdü, kapıyı da arkasından sertçe kapattı. Şimdi baş başa kalmışlardı. Adam da oturduğu yerden güç bela doğruldu, ayaklarını sedirden aşağı bir ölünün bedeni gibi salladı. Telaşlı bir sesle eliyle işaret ederek konuşmaya başladı:

“Buyrun buyrun efendim hoş geldiniz. Şöyle otursaydınız. Kusura bakmayın belimden kalkamıyorum!” daha da konuşacaktı ama yöneticinin sağındaki kişi buna müsaade etmedi:

“Yok, beyefendi biz oturmaya gelmedik!” dedi, adamın eliyle işaret ettiği yere bakarken yüzünü buruşturmuştu.

“Olsun yine de otursaydınız, buyurun efendim ne için geldiniz?”

“Biizz, şey için geldik, ıığğ…” diye anlamsız bir giriş yapmıştı yönetici. Solundaki kişi evin durumunu görünce başını önüne eğmiş sesini çıkarmıyordu. Burada olduğuna pişmandı sanki. Sağındaki kişi ise yüzünü daha da buruşturmuş, yöneticinin kulağına bir şeyler fısıldıyordu.

“Evet, beyim ne için?”

Yönetici cevap vermeyince sağdaki kişi konuşmak için bir adım öne atıldı. Yönetici bunu fark edince hemen onun önüne geçti. Bir patavatsızlık yapmasından korkuyor gibiydi. Yine de kendisinin söylemesinin daha uygun olacağını düşündü. Sağındaki arkadaşına bakarak konuşmaya başladı. Gözleri kıpkırmızı olmuştu, damlalar göz kapaklarına kadar dolmuştu. Bu yüzden adamın yüzüne bakamıyordu:

“Yarın bu evi boşaltıyorsunuz!”


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
0
love
lol lol
0
lol
omg omg
0
omg
win win
0
win

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.