Cezve


Her kadın kendini doğurur. Kaşıyla, gözüyle değil sadece. Etiyle, kemiğiyle beraber duygularını da geçirir yavrusuna. Aslında hiçbir anne bile bile, bir ömür yaşayacak ince bir sızı koymak istemez kuzusunun yüreğine. Hep neşeli olsun ister yavrusu. Hep huzur dolu… Gökyüzünün de yeşilin de yağmurun  ve bulutun da doya doya tadını çıkaracağını bilse eğer her şeyini feda eder şüphesiz. Ama bir anne korkuyorsa sürekli, yavrusuna nasıl versin huzur dolu bir kalbi. Didinip durmaktan durup yaşamaya fırsat bulamıyorsa, içinde dönüp durduğu kuyunun nasıl farkına varır? Farkına varamadığı o kuyudan onu kim nasıl kurtarır?

Şimdi durup düşündüğümde,  zaman zaman gelen o anlamsız sıkıntıların bir nedeni vardır belki diyorum. Zihnimin durup durup annemi bulması, her şeyi usulca geçip annemde durması boşuna olmasa gerek. Bazen keşke annemin annesi ben olsaydım diye geçiriyorum içimden. Şimdi yavruma hissettiğim bu sonsuz şefkatle onu da sarıp sarmalasaydım. Güzel anılar koysaydım zihninin her köşesine.  Mutlu ve güven içinde büyüseydi o da. Ya da hayatındaki o yüklerin bir kısmını da ben alabilseydim omuzlarıma. Belki o zaman daha mutlu bir anne olurdu hem. Onca işin gücün arasında olabilir miydi gerçi, emin olamıyorum yine de. Çünkü bazı duygular insanlar kadar zamanlarla da ilgili sanırım. Bir savaş zamanı çocuğuyla ferah memleket çocuklarının duyguları aynı olabilir mi mesela? Birinde kaygılar birbirini kovalarken birisi şen kahkahalarla büyüyordur muhtemelen. Olması gerektiği gibi… Hep düşünüyor işte bunları insan, hep soruyor? Anneminki de bir tür savaştı sanki. Bana öyle geliyor. Bir de ara ara bazı anılar takılıp kalmış gibi tekrar tekrar dönüyor zihnimde. İki gündür aynı olayı düşünüp duruyorum mesela.

Aslında dün otursaydım evimde, rahat batmasaydı yine, bugün bu kadar hüzünlü olmazdım muhtemelen. Kahve içmeye gideyim Elif’e dedim. Nereden duyduysa “Bakır cezvenin kahvesi daha lezzetli olur!” diye tutturdu. Tak işte makinenin fişini prize, içelim geçelim değil mi? Yok illa cezve olacakmış bu sefer! Ocağa koyduğu cezve, o yemyeşil tepedeki evimizin, geniş verandasına kurulmuş olan sobanın üstündeki cezvenin aynısı. Ya da bana öyle geldi bunca yıl sonra, bilemiyorum. Aradaki fark, bu cezvede keyif kahvesi pişiyor şimdi. Ama onda açlıktan ağlama krizlerine giren kardeşim için süt pişerdi genelde. Aslında; evimizin bir kale gibi kurulduğu, yeşilin göbeğinde yer alan o tepe, cennetten bir parçaydı adeta. Arada kokusunu bile duyuyorum sanki o yerlerin. Hafifçe esen rüzgâr, papatyaların sıcakla artan baygın kokuları ve ayağımın altındaki çimenlerin nemli serinliği dün gibi aklımda! Bir çocuk kaygısızlığıyla koşturduğum toprak yolda, ayağımdaki naylon ayakkabıyı delip geçen karayemiş dikenlerinin acısı bile daha dün yaşanmış gibi hatırımda! Kışın karlar üstünde kaydığımız o yokuş yol, yazın tozlara bulanarak yarış yaptığımız zorlu bir parkur olurdu.

On, on bir yaşlarındayım. Sürekli hasta olan, zayıflıktan kemikleri sayılan ve sık sık burnu kanayan kardeşime hiçbir şey yedirememişti yine annem. Artık onun bir parçası gibi algıladığım, kendine has telaşıyla hem kardeşimle ilgileniyor, hem bahçeye çalışmaya giden gündelikçiler için yemek ve ekmek hazırlamak için didiniyordu. Darmadağın olan evi toparlamak için bile olsa kardeşimi bırakamadığını, bıraktığı an kardeşimin avazı çıktığı kadar bağırarak ve adeta nefesi kesilircesine ağladığını hatırlıyorum.  Annem önce benden yardım istedi. “Kızım, ben yemeği ayarlayıncaya kadar kardeşine bak, tamam mı?” Ne yaptıysam olmadı. Ne kucağımda dolaştırmak, ne ayağıma koyduğum yastığa yatırıp sallamak kâr etmedi. Annem baktı ki olmuyor, onu susturmak ve işleri yetiştirmek için üçgen şeklini verdiği bir çarşafla sıkı sıkı sırtına sarmakta aradı çözümü. Çoğu kez yaptığı gibi! Ama bu sefer daha huysuz daha bir ısrarla ağlıyordu Hasan. “Karnını doyuramadım ki çocuğun!” dedi annem yüzündeki açık seçik bir üzüntüyle. “Hasta olmasa çorbadan yerdi ama iştahı yok, ne yapsın? Keşke süt olsaydı evde. Mübarek hayvan da doğuramadı bi türlü!” Ahırdaki, doğurdu doğuracak diye beklediğimiz ineği kastediyordu. Ben öylece onu izlerken bulaşıklar için sıvadığı kollarını çabucak indirip, başörtüsünü toparladı.” Ben Sakine teyzenlerden süt alıp geleceğim Zeynep. O zamana kadar göz kulak ol Hasan’a tamam mı? Başka türlü susmayacak bu çocuk!” dedi telaşla. Hayatta en sevmediği şeyin birilerinden bir şeyler istemek zorunda kalmak olduğunu adım gibi biliyordum. Ama mecbur hissetmişti demek ki kendini. Çabucak Hasan’ın yanında yerimi alırken “Tamam anne, sen merak etme!” diye karşılık verdim. “Ama çabuk gel olur mu? Çok ağlayınca nefesi gidiyor sanki korkuyorum!” Gözleri benim gözlerimden kucağımda tuttuğum Hasan’a kayarken yüzünde beliren sıkıntılı ve endişeli ifade bugünkü gibi aklımda. Bana hiçbir şey söylemeden hızla indi verandadaki merdivenlerden ve evin köşesini dönüp kayboldu gözden. Kucağımda Hasan gözlerim köyün içine giden toprak yolda bir sağa bir sola dolanırken Semiha çıktı merdivenleri patır patır. “Zeynep, birazdan yarış yapacağız toprak yolda. Birinciye çikolata alacakmış Ahmet abi!” dedi nefes nefese! Geldiği gibi koştura koştura gitti ama toplanan çocukların sesini verandadan rahatlıkla duyabiliyordum. Ahmet abi dediği de köyümüzün tek okumuşu olan sağlıkçı Ahmet’ti. Köyün tüm çocuklarıyla arası çok iyiydi. Babası o çocukken ölmüştü. Annesi tek başına yaşardı. O yüzden her fırsatta soluğu köyde alır,  mahalledeki çocuklara kitap dağıtır, bazen böyle küçük ödüllerle onları yarıştırır, hem kendi eğlenir hem çocukları eğlendirirdi. Hepimiz kendisini çok sever, köyde onu görünce ayrı bir mutlu olurduk. Onun köyde olduğunu bilmiyordum ama Semiha’nın getirdiği haberle, beni oraya saniyeler içerisinde uçurabilecek bir heyecan çoktan ayaklanmıştı içimde. Annemin yarış başlamadan önce gelmesi için dualar ediyordum. Çünkü yarışlarda ben hep ilk üçte olurdum ve beni en çok zorlayan rakiplerim o gün bahçede çalıştığı için kazanmam garanti gibi bir şeydi lakin, gidebilseydim. Derken annem nihayet belirdi merdivenlerin dibinde. “Onlarda da az bişey varmış ama Hasan’a yeter şimdilik. Az toparlasın yine çorba falan yer. Sen az daha oyala, ben ocağa koyayım da pişsin. Telef oldu çocuğum ağlamaktan sabahtan beri!” dedi. Koştura koştura gidip geldiği yol yüzünden nefes nefeseydi ama benim aklım annemin söylediklerinden ziyade, dakikalar içinde başlayacak olan yarıştaydı. Aklımdan annemin yapacağı işlerin süresini ve henüz başlamamış olan yarışa yetişip yetişmeyeceğimin hesabını yapıyordum. Annemi gören Hasan’ın ağlaması biraz daha artmıştı ve bu da annemin beni azad etmesi ihtimalinin artması demekti. Ben bir yandan Hasan’ı hoplatırken kucağımda, bir yandan da yarışa hazırlanan çocukları takip ediyordum verandadan. Mutfaktan annemin tıkırtıları gelirken başımı uzatıp baktığımda görebildiğim çocuk kalabalığının heyecanlı sesinden, yarışın yaklaştığını anlayabiliyordum. Eğer annemden hemen izin almazsam birazdan çok geç olacağından da emindim. Annem başının üzerinde topladığı başörtüsü ve alnında, sabahtan beri koşturuyor oluşunun boncuk boncuk emareleriyle, elindeki cezveyi özenle yerleştirdi sobanın üzerine. Derinden bir nefes verip yorgun bir şekilde doğruldu. Yüzüme bakınca anlamış olacak ki “Bir şey mi oldu Zeynep?” dedi. Kendimi biraz anlayışsız hissetmekle beraber, çocukların artan cıvıltıları içimdeki heyecanın yatışmasına izin vermiyordu. O yüzden yarı kırgın bir sesle “Semiha geldi az önce!” dedim. “Ee, ne diyormuş. Annesi mi yollamış?” “Yok, o değil de anne! Ahmet abi gelmiş yine. Çocuklar yarış yapacakmış. Bak toplandılar bile orada!” diyerek işaret ettim. Gerisini söylememe gerek yoktu zaten. Annem önce şöyle bir tepeden tırnağa süzdü beni ve yüzünde beliren yalvarır bir ifadeyle “Kızım, büyüdün artık sen Zeynep. Koşu falan ne bileyim?” Tüm kelimeler son derece kırılgan ve kararsız çıkmıştı dilinden ama kucağımdan Hasan’ı aldıktan sonra daha emin bir ifadeyle “Bu sefer de izin veriyorum ama bak bu son, tamam mı kızım?” dedi. İçimdeki heyecanın büyük bir sevince dönüşmesiyle hızla merdivenlere atıldım ama o da ne? Üzerimdeki salaş hırkanın cebi, cezvenin kulpuna takılmasın mı yanından geçerken? Gürül gürül yanan sobanın üzerine büyük bir cızırtıyla serilen süt, benim içim kadar yanmadı. Saniyeler içinde ne heyecandan ne sevinçten eser kaldı.  Annem önce “Zeynep!” diye yarı telaşlı yarı kızgın bir çığlık attı lakin öfkeli bakışları, dolan gözlerime fazla direnemedi. Her hali ezberimde olan bu yüzün, kara topraktan zarifçe beliren ince yeşil bir filiz gibi çaresizliğin içinden doğurduğu şefkate, bir defa daha tanıklık etmiş oldum böylece. Hiçbir şey söylemeden devrilen cezveyi yere koydu. Hâlâ ara ara ağlayan Hasan’ı kucağına alıp sessizce bahçeye indi. O evin diğer yanına ilerlerken ben merdivenlerden inip tam tersi tarafa yöneldim. Oturdum bir gölgeye, öyle uzaktan, çoktan yarışmaya başlamış çocukları izledim, ağlaya ağlaya.

Elif de uzunca bir süre bekledi cezvenin başında. Bir yandan da yeni taşınan komşularından bahsediyordu. Çok iyi insanlarmış falan. Kaptırdı bir ara kendini. Eli cezvenin kulpunda anlattı da anlattı. Baktı kahvenin kabarmaya niyeti yok henüz, fincanları dizeyim dedi usulca. O öyle ocağın başında, ben mutfak masasında oturuyorum, dinliyorum sakince. Ama gözüm cezvenin üzerinde. Elini cezveden çekmesinin üçüncü saniyesinde, uzandığı raftan bir çay kaşığı düştü. İnanır mısın tam da cezvenin kulpuna? “Aaaa!” diye yüksek perdeden şaşırdı Elif. Ama ben şaşırdım mı? Tabi ki hayır! “Hadi Elif, tak şu makinenin fişini de içelim.” dedim kahvemizi!


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
3
love
lol lol
0
lol
omg omg
0
omg
win win
0
win

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.