Mektup Yazdım


Sevgili İshak,

Seninle bir akıllı telefon uygulaması üzerinden yazışmak vardı esasında. Ben sana “Nasılsın İshak? İşler yolunda mı?” derdim, sen de “Oo Enes abi, iyiyiz şükür. Garip ne yapsın çalışıyoruz…” der, peşinden de sevecen mutlu bir emoji koyardın. “Ankara’ya bekliyorum İshak, çık gel günübirlik ne var sanki…” derdim, sen de “Abi ekmek teknesi işte bırakıp gelemiyoruz. Sen buyur gel etli ekmek yedirelim sana…” der ve gülerdin.

Eşeklik bende haklıydın zira etli ekmeği bahane edip sana gelmem gerekirdi. Ali Buğra’yı sevmem, eşine bir fular hediye etmem ve seninle saatlerce kitaplar üzerine konuşmam gerekirdi. Senin benden daha çok kitap okumana çatmalıydım. Sonra ikimizin de okuduğu kitapların içindeki karakterleri çekiştirip dedikodularını yapmalıydık. Senin sarma sigarandan içip damağımızın tadını berbat etmeli ve eski günleri yad etmek için birer browni açıp, burnumuza değdirmeden yemeliydik. Öyleydi ya browniler bizim tatlılarımızdı.

Hatırlarsın, bir gün Muharrem ve sen laflıyordunuz. Zülfü Livaneli’nin Mutluluk kitabındaki “Saf Gelin” pasajını konuşuyormuşsunuz. Aranızda kahkahalar, itişerek hatta titreyerek ve kızarana kadar devam eden gülüşmelerin üzerine dayanamayıp yanınıza gelmiştim. Muharrem bizden on-onbeş yaş büyüktü. Seninle o frekansa nasıl gelmişti de gülüyordu anlayamadım. Size yaklaşınca bende güldüm. Siz birden ciddileştiniz. Kendimi dışlanmış gibi hissederek sordum:

“Hayırdır arkadaşlar neye gülüyorsunuz bu kadar?”

“Saf Gelin’e…” sen sigaranı çekerken yeniden gülüşmeye başladınız.

“Saf gelin kim abi?”

“Enes Abi, sen Mutluluk’u okudun mu?”

“Hayır, okumadım. Ne alakası var saf gelinle Mutluluk’un?”

“Abi şimdi anlatsam kitap piç olacak, anlatmasam neye güldüğümüzü anlayamayacaksın. Gel sen en iyisi kitabı oku. Sonra konuşuruz bu konuyu seninle.”

“Anlat İshak, nedir bu saf gelin meselesi?”

“Abi okumuyorsun, sonra gelip bana soruyorsun. Ayıp sana be!” dedin ve beni kızdırmaktan aldığın zevkle bu defa daha güçlü bir kahkaha attın.

Hiç unutmam o günkü gülüşmenizi. Kitap okumamak değil de o kitabı okumamanın verdiği eksikliğin adını koyamam bir bir türlü. Sonra kitabı yakaladım ve bir günde bitirdim. Tabi, Saf Gelin’in hikayesini de okudum. Sen uyumak üzereydin, yanına gelip dürttüm seni,

“İshak… İshak…”

“Efendim abi?”

“Kardeşim Saf Gelin’i okudum, ne fenasınız, ne vardı sanki anlatsaydınız. Niye gülmüyorsun? Kalksana aslanım yatıyorsun hala, hikaye komedi…”

“Az okuyorsun abi, o gün komikti o, artık geçti havası.”

Beni nasıl sinir etmiştin ve sonraki günün tamamında benimle kafa bulmuştun. Aklıma geldikçe bu hikaye önce hikayeye sonra da bu anımıza gülerim.

Bunalımlı bir sabaha uyandım. Şehirdeki evli arkadaşlarımı aramak istemedim. Bir demlik çaya hayır demeyeceklerini bildiğim halde, onlar çaylarını eşleriyle içsinler, diye düşündüm. Kimi arasam tatilde, gezmelerde… Ben en iyisi İshak’ı arayayım, dedim. Gündemden girer, kitaplardan çıkardık. Birbirimizin ilacı gibi sohbet eder, kapatıverirdik telefonu. Rehberden adını buldum, aradım. Yabancı bir sesti telefonun ucundaki,

“Alo, İshak nasılsın?” dedim bilerek,

“Ben İshak değilim.”

“Ben kiminle görüşüyorum peki?”

“Babasıyım ben. Neden aramıştınız İshak’ı?”

Babanda ne işi vardı senin telefonunun. İçime bir sızı düştü.

“Babası mı? Ali Usta yani, Taşkent’in Ali Ustası öyle mi?”

“Öyle ya kuzum. Ali ben, Ali Usta…”

“Abi, İshak nerede? Hayrola, telefon neden sende?”

“İshak’ı götürdüler evladım, arayana sorana ben çıkıyorum işte…” Ali ustanın sesi titredi. Götürdüler, deyişinden anladım zaten olanları.

“Ne zaman abi?”

“Cumartesi günü be evladım. Gitsin, gittiğine yanmıyorum. Geline, toruna bakarım evelallah; ama açtığı dükkana çok emek verdiydi. Yaktılar çocuğun emeğini ikinci defa…”

“Üzülme be Ali Usta, gelir daha iyisini yapar. Sen sıkma canını… Bir isteğin olursa ara beni, evladın yerine koy e mi? Aramamazlık etme. Hadi kendine iyi bak…” dedim ve kapattım telefonu.

Gitmişsin… Gelmeye gelirsin de şimdi sen oralarda benden çok kitap okursun. Yine aylak aylak bakarım anlattığın içeriğe.  Yine bilemedim varken kıymetini gidenin. Ben hep saplanır kalırım bu yere: Gidenemi koyar ayrılık yoksa kalana mı? Canım çıksın diyerek bir sigara yaktım kendime, belki kuşlar dumanını getirirler sana, gelir konarlar jiletli tellerin üzerine. O kuşlarla sana selam gönderdim ahretlik bilesin her dumanda. Sonra Sadri’den bir şiir okudum küserek bahtımıza. Ah be kardeşlik ah be Ali Usta’nın oğlu Taşkentli İshak… Ömrün çok olsun. Sana yazmaya devam edeceğim. Şeytan şeytanlık yapsa da Tanrı’nın gözetiminde çalışır.

Geriye Dönen Adam/İbrahim Sadri

yağmur yağıyordu…
benim saçalarımda kırağılar vardı,
onun omuzuna konmuş bir gül.

kapıyı açtım
elinde eski bir bavul
yüzünde daha eski bir hikaye
geldim dedi, geldim işte.

sana kendimi getirdim
belki unutmuşsundur
birlikte söylediğimiz şarkıları getirdim
birkaç gömlek bir pijama altı
tuttuğum notları
serin volta boylarında adımları sayıp susuşlarımı
elimle büyüttüğüm nazlı bir menekşeyi
gökyüzüne verdiğim dualarımı
çakmağımı sigaramı tabakamı
ve kitaplarımı getirdim
döndüm dedi, döndüm işte.

içeri girdi, aksıyordu ayağı
oysa; nasıl da akardı bayrak gibi önümüzde
nasıl da oynardı saçları rüzgârı bulanda
bir ceylan gibi nasıl da koşardı

ayağın, dedim…
içerde, dedi
bir bakır tas bıraktım
bir kehribar tesbih
birkaç kitap
birkaç iyi arkadaş
tüketilmiş bir ceza
ve bir ayak
güldü sonra
dedemin yemen çölünde bıraktığı ayağı
ben içeride bıraktım,
kurban olsun ikimizinki de, memlekete.

oturduk
uzun uzun baktık birbirimize
onüçyıl sonra yeniden karşı karşıya
bir deli gençliği
birlikte düşürmüştük yollara
bir yüreğimiz vardı, onu koymuştuk ortaya
ben başımı onun omzuna yaslardım
o tale’al bedrü  okurdu kulağıma
ben bazı geceler oturup ağlardım
o dua ederdi hepimizin adına

bir sonbahar akşamı ayrılmıştık
caddelerde arabalar akıyordu
yağmur yağıyordu
babalar,ekmekleri saklamış ceketlerinin altına
korkuyla evlerine koşuyordu
düdükler ötüyordu, sirenler çalıyordu
şehri kimler çalıyordu?
oysa; biz onunla
yüreğimizi koymuştuk ortaya…

arkasından baktım
elinde bir bavul
cebinde ikimizin yüreği
şifadan ayrılık, rahmetten yoksulluk
şenolasın mapusluk!

kaldır gözlerini yerden, dedi
onüç yıl dediğin ne ki?
bana mektup yaz
bir menekşe resmi yap
ve bir gül gönder anama
kaldır gözlerini yerden, dedi
onüçyıl dediğin ne ki?

yürüdü yusuf
yanıp sönen mavi ışıklar düştü gölgesine
onüçyıl bekleyecektim
onüçyıl..
kavuşmak için
cebinde rehin götürdüğü gençliğime.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
2
love
lol lol
1
lol
omg omg
0
omg
win win
0
win

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir