Son İstasyon


Bu masa

Bu duvar

Bu pencere

Bu gece

Tümü ıslanmış

İçinde kupkuru bir yalnızlık kalmış

Bu deniz

Bu gökyüzü

Bu kır çiçeği

Bu ağaç

Bu umutlara kanmış

Kan ter içinde

Ceketine yarınsız bir mektup bırakmış

İnsanlar hep bir şeylerin peşinde koşarak geçirirler tüm yaşamlarını. Hep bir şey aradıklarını sanırlar. Sonunda ya bir şey bulamazlar ya da ne bulduklarını anlamadan ellerinden kayıp gider. Öyküler de biraz öyledir. İçinde okurken bir şeyler arar, bir şeyler olsun isteriz. Oysa olan biten bir şey yoktur, sadece bu hayata tutunma çabası vardır.

Bu öykü hikayesiz kişiler anısına yazılmıştır.

DOĞUM ACISI

Pazar akşamüstü

İçimdeki huzursuzlukların birbirini yediği pazarlardan biri. Düşüncelerim aynı kısır olaylar çevresinde dönüp duruyor. Ne bir çıkış yolu var yakınlarda ne de bir ışık… Hiç geçmeyen günlerden biri daha. Hiç bitmeyen günlerin, ayların, yılların ardından zaman tepemde alıcı kuş gibi dönüyor. Bir ömür bitiyor, geriye yaşlı bir beden, yorgun bir ruh, vurulmuş bir gökyüzü bırakarak.

Kiremit rengi koltuğumun bir ayağı topal, dört bir köşesi sökülmüş içindeki sünger görünüyor aynı benim gibi.

Uzun süre hareketsiz kalınca, aksak ayağıma ağrılar girmeye başladı. İçimdekilerin ne zaman sökülmeye başladığını hatırlamıyorum. Tek bildiğim artık bu içi dışı bir halimin ayakta zor durduğu.

Yerimden doğrulup, pencereden dışarı bakmaya başladım. Pazar akşamına özgü bir yalnızlık var sokaklarda. Hafta sonu “hayatın tadını çıkaranlar” artık dinlenmeye geçmiş, pazartesi sabahına edecekleri küfürleri düşünüyor olsalar gerek ve gelecek hafta sonu neler yapacaklarının hayalini kuruyorlardır. Ne yapacakları hakkında herhangi bir fikrim yok tabi tek bildiğim önceden yapılmamış bir şeyi yapmayacakları. Aynı yokluğun içindeki bolluğu arayan insanların arasında yaşıyorum yıllardır.  Herkesin gözünün önünde, kimsenin görmediği biriyim. Güneş gözden kaybolmak üzere. O sarı ile kızıl arasındaki kimsesiz rengiyle içime bir bıçak gibi saplanıyor. Yeryüzünde tüm gölgeler birbirine karışıyor.

Bir fincan kahve alıp koltuğumun köşesine oturdum. Yanımda ne zaman önce hazırladığımı unuttuğum bavulum. İçine kendime kalanları yerleştirdim. Kahvenin kokusunu içime çekerek bir yudum aldım. Eski hayatımdaki kahve kokulu sohbetler aklıma geldi. Ne içeriğini hatırlıyorum bu konuşmaların, ne de tortusunu. Tek hatırladığım cümlelerin kalabalık kafelerde buhar olup uçtuğu.

SAKLAMBAÇ

Kadın olmak hep zordur, aksak bir kadın olmak daha da zor. Sol bacağım içe dönük doğmuşum. İkisi başarısız üç ameliyat olmuşum. Olmuşum diyorum, daha bebek denen yaşlarda geçirdiğim için operasyonları hatırlamıyorum. Hem uzun süre alçıda kalmasının hem de başarısız ameliyatlar sonucunda diğer bacağımdan daha ince ve kısa bir bacağım olmuştu. İlk yürüme deneyimlerim bacağımda alçı ile olmuş. O döneme dair tek hatırladığım şey, alçım çıkarılırken elektrikli testere türü bir aletin sesi ve o testere ile bacağımın da kesileceğini sanmamdı. Çok korkmuştum o an. Ne zaman bir kâbus görsem, içinde hep bacağım geçer. Her şey çocukluktan kalıyor. Sığınacağı tek yerde çocukluğu insanın. Bana kalan da bu oldu. Ağır aksak adımlarla, düşe kalka büyüdüm. Ve bu topal adımlar, hayatım boyunca beni takip etti.

Bu sıkışmışlık hissi hayatım boyunca yakamı bırakmadı.

Görselliğin tek gerçek olduğu bu dünyada sakat olmak acınılası bir durumdan öte bir şey değildi. İşin kötüsü uzun bir süre ben de kendime acıyordum. Sonra fark ettim ki acınılası tek şey bu dünyaydı. Belki de böyle olmak, hele bir kadın olarak böyle olmak bir şanstı. (ya da züğürt tesellisi bu) Kadınlara her daim görsellikle daha doğrusu cinsellikle eş değer bakılırdı. Erkek egemen dünyada onlara hizmet eden canlılardık. Çoğumuz bu durumun farkında bile değildik. Evlenip çocuk sahibi olmazsak eksik kalacağımızı düşünüyorduk. Çalışıp kariyer yapan, hem de evde çocuk yetiştiren kadınlar günümüz tanrıçaları sanıyorlardı kendilerini. Modern dünyadaki köleler ikinci, üçüncü dünya ülkelerinde yaşayanlardan ve kadınlardan oluşuyordu. (ikinci, üçüncü dünya ülkelerinde ki kadının yerini tahayyül bile edemiyorum) Bunun farkına varanlar  ise toplumun geleneklerine hatta ahlakına uymadığı için dışlanıyordu.

Biz kadınlar çocuk yetiştirirken bile erkek çocukların çapkın olacağını söyleyip gülüşür, kız çocuklarının ise nasıl hanım hanımcık olduğuyla gurur duyardık. Kızının çapkınlığı ile övünecek bir kadına daha henüz rastlamadım. Zaten bu tür insanlar da kuşaktan kuşağa aynı tarz insanlar tarafından yetiştirildiği ve hayatlarında başka bir dünya görmedikleri için, aldatılmalarını, dayak yemelerini bile normal karşılıyorlardı. Bu topraklarda kadın 10000 yıl önce hayata nasıl bakıyor ve toplumdaki yeri nasılsa şimdi o durumun makyajlanmış halini yaşıyordu. Yani anlayacağınız biz kadınlar yıllardır “adam” ların dünyasında tutsak olarak yaşıyorduk, çoğumuz da zincirlerini kendi elleriyle teslim ediyordu. En kaba tabirle; kadın evde hizmetçi evin dışındaki aileden, eş dosttan olmayan kadınlar ise seks objesiydi. Tüm erkeklerin ailesindeki kadınlar namus meselesi iken, dışardaki kadınlar ise birer avdan oluşuyordu. En çok namus ve ahlak diyenlerin, namussuz ve ahlaksız olduğu bir toplumda yaşıyorduk.

Mor çiçekli bordo elbisemi giydim, içime de siyaha çalan bir mor çorap. Bir bacağım kısa olduğundan bir botumun tabanı daha kalın. Tüm ayakkabılarım öyle aslında, daha az aksayarak yürümemi ve ilerde daha az eklem sorunları ile karşılaşmamı sağlayacakmış bu ortopedik ayakkabılar. “İlerde” hep ilerisi için adımlar atıyoruz, geriye giderek. Hiç gelmeyen geleceğin peşinden koşan bizler, gelecek isimli bir hayaletten korkuyoruz. Aslında ne yürüyüş şeklim ne de geleceğim umurumda değil. Takılıp kaldığım bir geçmişim de yok.

Tek sorunum şu andan ibaret.

KAYBOLMAK

Bu dünyada insanın yaşadığını hissettiği nadir anlar vardır. Bu anların çoğunda ise sevgi yatar.

Sevdim mi peki? Sevildim mi? Sevilip sevilmediğini bilemez sanırım insan tam olarak. Bildiği şey ise, karşı tarafın ne hissettirdiği. Sevdim tabi, sevmeden yaşar mı insan… Hem de anıların yıllardan korkmadığı zamanlar sevmiştim. Kırık dökük bir evde, tavan arasındakiler gibiydik. Kurtulmak istenen ama atılmaya kıyılmayan, bir daha da yüzüne bakılmayan.

Sevginin kantarı yok tabi, ne kadar sevdiğimin de tarifi yok. İkimiz iki kuru dal gibi tutunmuştuk birbirimize. Ne diğer ilişkiler gibi birbirimizi yormuştuk, ne de bir şey beklemiştik. Onun var olduğunu bilmek bile beni mutlu ediyordu. Varsın o iyi olsun gerisi düş sancısıydı.

Bana son kelimeleri “ üzülme başka bir şey diyemiyorum artık…” olmuştu.

Böyle zarif bir ruh, kırılgan bir bedende olurdu sadece. Süzülüp gitti, bir sonbahar gününde…

Sevmiştim
Anıların
Yılların
Korkunun
Olmadığı zamanlar…

Artık saat 10 a geliyordu. Ben ise ne yapacağımı bilmeden mıh gibi oturuyordum. Bavulum yanı başımda gidecek yer arıyor sanki.

PATİKA

Anılardan, yıllardan ve korkulardan başka bir şey kalmamıştı hayatımda.  Pencereden dışarı bakıyorum. Evimden istasyonun kokusu bile duyuluyor. Son tren gitmiş midir acaba. Ya ben nereye gideceğimi bilmeden bir bavul yanında kendi tünellerimde kayboluyorum.

Artık burada duramazdım, nereye gideceğim, ne yapacağım orada hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim yola çıkmam gerektiği.

Bavulum koyu gri eski bir bavul. Eskiliği çok kullanılmaktan değil, o kadar yıldır hiç kullanılmamaktan kaynaklanıyor. Çoğu güzel şey öyledir. Unutulmuş, kaybolmuş ruhlar, bedenler eskir, kurur.

Sonbahar pazar akşamının o kendine has sessizliğini bavulumun tekerleklerinin gıcırdayan sesi bozuyor. İstasyon yakın olmasına rağmen bu sakat, yorgun bedenim ilerlemekte zorlanıyor. Sonunda istasyonun o kasvetli havası beni karşılıyor. Gar insanları ile dolu burası, çocuk yaştaki simitçi yorgun bedeni ile tezgâhına dayanmış. Çaycı bir yandan dolaşıyor. Yaşlılar belki de son kez göreceklerini sandıkları sevdikleri ile gözü yaşlı bir şekilde vedalaşıyor. Birkaç çocuk ortalıkta koşturuyor. Gençlerin ve orta yaşlıların ise yanlarındaki kişiden bağımsız kafaları, telefonlarına eğilmiş, sanki hipnotize olmuşlar gibi o sanal dünya içindeler. Kim ne yemiş, ne içmiş, nereleri gezmiş, ne kadar spor yapmış, ne okumuş hepsini diğer arkadaşları için paylaşıyor. Sanki tüm bunları paylaşmak için yapıyor. Paylaşmazsa da hiçbir değeri yok bunların. Bu post-modern, yada post-truth mu demek lazım yaşadığımız çağa, anlamaya çalışıyorum ama bir anlam veremiyorum. İnsan ne kadar az şeye sahipse, o kadar çok onları göstermek istiyor.

Nereye bilet varsa oraya gitmek için gelmiştim; ama şimdi gittiğim yerde ne yaparım korkusu sardı. Yağmurun ve ağaçların olduğu bir taraflara gitmeliyim. Belki de dedemden kalan, küçük bir kulübe benim son sığınağım olmalı. Orada yağmurun ve toprağın kokusunu içime çekerek, ömrünüm geri kalanını geçirebilirim. Yıllardır oraya gitme hayalleri kurup dururdum. Sonra ise ne yapacağım orada der vazgeçerdim. Neyse ki bilet varmış. Gidip Ankara Simit’inden aldım bir de çay, tren saatimi beklemeye koyuldum. Diğer simitlere bir türlü alışamadım. Bu kara simit, Ankara’daki nadir sevdiğim şeylerden biriydi.  Aslında bir şeyler yemeyi, içmeyi şimdi olduğu gibi hep kendimi oyalamak için yapmışımdır. Zamandan kaçmaya çalıştığım anlarda.

Aslında yaşadığınız şehir, siz isteseniz de istemesiniz de, benliğinizin bir parçası oluyor. Kuru soğuğun, kuru sıcağın, taş binaların olduğu şehirde, sizin de bir yanınız kuruyor, bir yanınız donup kalıyor. Ve ruhunuzu o taş binalar sarıyor.

Ayrılıkları hiç sevmedim, hayatım boyunca ne birinden ayrılabildim, ne de kalana git dedim. Bu şehirle ayrılırken de sadece mezar taşları vardı vedalaşacağım. Onu da yapmadım. İçimde büyüttüğüm bu fırtınaların, nereye gitsem peşimi bırakmayacağını biliyordum.

Tren saati yaklaşınca yerimden doğruldum, aksayarak trene yaklaşıyordum. Bizde farklı birini görünce, herkesin gözü onun üzerinde olurdu. Eğer üzerinizden çekilmeyen bakışların nedeni engeliniz ise bakışlara bir de acımaları eklenirdi. İlk başlarda bu duruma sinir oluyordum. Ne bakıyorsunuz? diyesim        geliyordu. Artık görmezden geliyorum. Bu insanları, bu şehri, bu soluduğum  havayı…  Zamanla birlikte buna da alıştım. Aslında alıştım diyorum lafın gelişi, hiçbir şeye alıştığım yok. Bu bacağıma, bu yeryüzüne,  bu gri binalara… Sadece adapte olmaya çalışıyorum diyelim. Yapamadığım birçok şey oldu hayatta ama kendi üstüme cümleler giydirmedim. Başım dik yürüme sebebim bundan olabilir.

Trene yaklaşınca orta yaşlı, biraz kilolu, temiz yüzlü birisi yardım teklifi etti. Kendi taşıyamayacağım bir yükü hayatımda yanıma almadım. Teşekkür ettim. Yine de bu yardım teklifleri, çoğu kez sakatlığımdan da kaynaklansa, insanın içine garip bir huzur veriyor.

Kompartımanda arka taraflardaki koltuğuma doğru yanaştım. Koltukların arasından geçince insan, yıllardır bunlara hangi hayallerle oturan insanları düşünmeden edemiyor. Bir insan, bir şehri, bir seferde tek edemiyor. Hele ki bir daha dönmemek için gidiyorsa.

Neredeyse boş sayılır tren. Yanımda, önümde, arkamda kimse yok. İnsan için yapılmış evleri, apartmanları, arabaları, trenlerin, gemileri, sokakları insansız görmek kadar güzel bir şey olamaz. Sırtlarında ki insanı atıp, huzura kavuşmuşlar gibi.

Tren yavaşça hareket etmeye başladı. Başımı cama dayayıp, rayın o ninni gibi gelen sesi içinde, yolu izlemeye koyuldum. Bir an önce şehirden çıkıp, bu köhne binalar yerine, tarlaların içinde olmayı istiyordum. Gerçi gece olduğu için görebileceğim sadece belli belirsiz gölgelerdi.

Yağmur yağmaya başladı, ıslanmamış bir şey kalmayacaktı yakın zamanda. Yalnızlık, umutlar, mektuplar… Gözlerim, günün bu ıslanmış saatlerine yenik düşüyor. Birkaç saat geçmiş olmalı. Etrafa bakınca, belli belirsiz ağaçlar dışında her şey flu. Raylar sanki yeni döşenmiş ve tren sanki ilk kez bu güzergâhtan gidiyor. Ve tren hiç bilmediğim bir diyarda duruyor. Bavulumun içinden iki fotoğraf alıyorum. Koynuma saklıyorum. İniyorum trenden. Ve arkamı dönüyorum, sisli puslu bir ormana topal adımlarla, ağaçların içinde kaybolup gidiyorum. Geriye ıslanmış gölgem,  kan ter içinde yalnızlık ve kimsesiz umutlar kalıyor…


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
16
love
lol lol
0
lol
omg omg
5
omg
win win
5
win

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir