Bir Kedi ya da Bir Çiçek


Var mı kalan bir şey diye sordu buğulu gözlerle
Ellerim koynumda
İleri geri salınarak
Bir acı daha kazıyordum kendimize

İnsanın tutunacağı tek şey kendisi
Katili, faili
Gökyüzü
Yolu
Sonu kendisi…

Var mı kendinden kalan bir şey diye tekrar sordu
Elinde katili
Koynunda gökyüzü
Düşünde yollarla
Sonunda kendisi

Akşamın tüm yorgunluğunu omuzlarımda hissediyordum. Tek bir adım dahi atacak halim yoktu. Yoksa bu yağmura, soğuğa rağmen kendimi dışarı atardım. Bir köşe başında yığılsam da atardım.

Bir zamanlar benim de düşlerim vardı, el değmemiş düşler… Ne zaman ki düşlerimi ve özlemlerimi yitirdim, işte o vakit ben de kayboldum. Günlerin, ayların, yılların anlamı olmadığını anlamam bile zamanın avuçlarında sıkışıp kaldı. İçinden çıkamadığım her şeyin, kendi içimden geldiğini fark edemedim bir türlü.

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

İlk yazma deneyimim bir hafta sürmüştü. Pazartesi başlayan ve pazara kadar büyük bir hevesle devam eden o istek; bir haftanın sonunda, yazdıklarımı okuyunca bitivermişti. Böyle sis pus içinde, birbirine benzer günler olmasa da olurmuş meğerse.

Hep bir mucize bekledim: Nefes almama engel olan havadan ve ayaklarımı bağlayan zincirden kurtulabilmek için. Yollara düşmek istedim: Kimsenin haberdar olmadığı, hiç kimsenin daha önce adımlamadığı yollara… Ve o yolların yağmurlarında doyasıya ıslanmak…  Oysa bu hayat, zamanı geldiğinde dalından savrulup gidecek kuru bir yaprak misali sonbahar avuntusuyla doluydu.

Kendimi hiç yitirmedim, yitirecek kadar kendimi bulamadım.

Ne yeryüzüne aitim; ne de gökyüzüne… Hâlbuki hiçbir zaman arafta volta atan insanlardan olmadım ben.

BOŞ BİR SANDELYE

Usulca gelir yalnızlık,
Sarar gökyüzünü.
Bir fincan kahve,
Boş bir masa bulur.
Oturup sesini yitirmişleri bekler.

Vursan da kıyaya köpük köpük,
Bir yosun halidir artık bu hayat.
Kokusunu alırsın sessizliğin,
Hiçsizliğin…

KORİDOR

Burada ne işim var, bilmiyorum. Ne zaman geldim, niçin geldim? Hiçbir fikrim yok! Zihnimin bana sürekli oyunlar oynadığının farkındayım sadece. Madem farkındayım öyleyse delirmiş olamam değil mi? Peki neden buradayım? Ellerim, kollarım neden bağlı? Konuşuyormuşum kendi kendime, küfrediyormuşum gökyüzüne bakarak, kızıyor muşum olur olmaz her şeye. Suç mu? Neymiş delilerle konuşuyormuşum. Sizinle mi konuşmam gerekirdi? Kendime zarar veriyormuşum. Hayatta en büyük zararı insan kendime vermez mi zaten? Duvarları yumrukluyor, karanlıkta tırnaklarımı tenime geçiriyormuşum…

Akıl Hastanesine nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Başta buna çok sinirlenmiştim. Neye göre, kime göre deliydim? Hiçbir deli, deli olduğunun farkına varmazdı. Ben de onlardan biri miydim yoksa? Aranızdan geçtiğim günleri hayal meyal hatırlıyorum. Kimse beni görmezdi. Kalabalık sokakların ortasında duruyordum. Devamlı bir olmayan yerlere,  şeylere doğru koşturuyordunuz. Üzerimden, içimden geçiyordunuz. Haberiniz yoktu benden. Orada sizin hiçbir gerçekliği olmayan dünyanızda yaşamaktansa bu dört duvar arasında “deli”lerle olmak hoşuma gitmişti. Ah, arada bir de bağlamasalardı beni!

Sabah erkenden uyanmaya, uyandırılmaya alışamadım. Aslına bakarsanız, hiçbir günün sabahına alışamadım. Çünkü zamanın parçalarının bir anlamı yoktu benim için. Eskiden anlamı olan bir şeyler vardı elbette! Gece…

Gece insanlar inlerine çekildiğinde tüm sesler de onlarla birlikte elini eteğini çekerdi hayattan. Geriye bu dünyaya alışamayanların, odalarındaki kalabalık bir yalnızlık kalırdı. Ben yalnız değildim ama. Kitaplardan biliyordum bunu, sokakta benim gibi kimse ile göz göze gelmeyen insanlardan biliyordum yalnız olmadığım. Yaşamaya alışamayan bir tek ben değildim. Hayatın anlamsızlığına anlam katmak için uğraşıp durdum daima. Böylesi bir cehennemde kurtuluş yolunun iyi bir şeyler öğrenmek ve sanatla uğraşmak olduğunun bilincindeydim. Bilinç… Peki, neden buradaydım?

Şimdi akıl hastanesinin üçüncü katındaki beyaz boyalı, bembeyaz çarşaflı bir odada pencere önünde durup en sevdiğim şeyi yapıyordum: Etrafı seyretmek. Ben ya pencere önü çiçeği olmalıymışım ya da bir kedi. Etrafı meraklı gözlerle izleyen, dışarda olup biten her şeyde yeni anlamlar arayan bir kedi… İçinde bulamadığı kişileri, dışarıda aramaktan vazgeçmeli insan!

TREN GARI

Bahçedeki banka ilişti gözlerim, biri oturuyordu. Omuzlarına dökülen saçlarını, ortadan ikiye ayırmış, yorgun bir kadın… Gözlerinin altındaki mor halkalar buradan bile fark ediliyordu.
Küçücük burnu, kurumuş dudakları ve kırlaşmış saçları ile ellili yaşlarına merdiven dayamış bir kadındı bu. Titrek ellerinin kuru dalları arasında bir sigara asılı kalmıştı. Hafif kamburu çıkmış bir halde, diz kapaklarını birbirine vura vura bir ileri bir geri sallanıyordu. Minik bedeni, kendisine büyük gelen hırkasının çıkmaz sokakları içinde kaybolup gitmişti. Aslında belki de ona değil de ondan geriye kalanlara bakıyordum. Nerede olsa tanırım kendime benzeyen insanları. Diğerleri gibi değillerdir. Nasıllar, izah edemiyorum ama diğerleri gibi değillerdir. Sigarası bitmek üzereydi; fakat o sallanıp duruyordu hâlâ. Tıpkı kıyaya vuran yosun gibi dalgalarla birlikte bir ileri bir geri… Ne kıyının ne de denizin bir parçasıydı o artık.

Ya ben? Ben de mi onun gibi görünüyordum? Hiçbir yere ait olmama hissi çocukluğumdan beri yakamı bırakmamıştı. İşin garibi, bir yerlerin hayalini de kurmamıştım ben hiç. Issız dağ başında bir ev veyahut denize bakan bir villa… Düşlemedim! Gökdelenin üst katında gösterişli bir oda, çölde bir çadır, doğa kampında bir mağara… Hiçbir şey! Dost bildiğim bir mevsimim de olmamıştı. Ne sıcağında rahat etmiştim bu dünyanın ne de soğuğunda. Benim gibi eksikliğini tamamlayamayanları, hayata alışamayanları, bir yeri olmayanları buraya mı getiriyorlar yoksa? Akıl hastanesine…

İlk ne zaman fark ettiler acaba benim “normal” olmadığımı? Kaldırımlarla konuştuğumda mı? Kendime kızdığımda hıncımı duvarlardan aldığımda mı? İnsanlarla iletişim kurmayı reddettiğimde mi? Kendimi, gördüğüm her uçurumdan atmaya çalıştığımda mı?  Demek ki uçurumlara aşkım kendiliğindendi.

Bankta oturan kadın, hırkasına sarılarak yerinden doğruldu. Yorgun bakışlarını da sırtlanıp kafası önünde ağır adımlarla ilerledi. Arnavut kaldırımların arasında, iki tarafı ağaç olan yolda usulca yürüdü ve az sonra yok olup gitti. Benimle aynı bina da kalmıyordu. Benim gibi tehlikeli delilerin yeri ayrıydı. Tehlikeli mi? Yok, eskisi kadar “tehlikeli” değildim artık. Beni de ortak alana çıkarmaya başlamışlardı çünkü.

Uslu uslu durduğum için birkaç kişiyle televizyon odasında bir müddet zaman geçirmeme izin veriliyordu.

İşte, orada duruyordu Rıfat Amca! Yetmiş yaşlarında, kel, küçücük göz bebekleri olan, göbekli, kısa boylu; çok şirin biriydi. Ön dişleri iki tane kalmış: Bir tane altta, bir tane de üstte. Beni görünce istemsiz gülümsemeye başlardı. Gülümseyince de gözleri kısılır, iki küçük çizgiye dönüşürdü. Gayri ihtiyari ben de gülümserdim. Size tanımadığınız biri içten gülümserse, refleks halinde gülümsemek ne garip. Hayatımda kimseyi mutlu etmedim. Gülümsettiğim de söylenemez. Ama Rıfat Amca yaşından bağımsız, çocuk gülümsemesi ile karşılardı beni hep.

Her insanın öyküsü yoktur ama öyküsü yazılması gerekenlerin çoğundan da, dünyanın haberi olmaz.  Rıfat Amca Ankara’da doğmuş, büyümüş. Aile mirası olarak dedesi, babası ve oğlu hayırsız çıkmış. Dedesi ve babası tüm paraları kumarda yemiş. Kendisi pavyonlarda garsonluk yapmış, sonra taksi şoförlüğü… Ağır darbeyi sanırım oğlundan yemiş. Bir ömür biriktirdiği tüm mal varlığı olan evini onun yüzünden satmak zorunda kalmış. Hapse girmesin diye oğlunun nafakasını bile o ödüyormuş. Sonunda kendini öldürmeye çalışmış. Bir inşaatın beşinci katından atlamış. Hayatta hiçbir şeyi doğru gitmediği için kendini aşağıya atma mevzusu da yanlış gitmiş. Hastanede kendine gelince artık kendinde olmadığı teşhisi konmuş ve sonunda buraya kadar gelmiş. Ben de bunları, bana bakan hemşireden duydum. Hep birileri hakkında bir şeyler duyuyorduk. Çoğu da yalan yanlış şeyler. Tek bildiğim Rıfat Amca’nın beni görünce gülümsemesiydi.

Yanlışlıkla bir gün oğlunu sorunca, “Ondan oğul değil insan bile olmaz” demişti. “Bizim ailenin erkeklerinin böyle sütü bozuk. Sen benim iyi göründüğüme bakma, benim de farkım yok onlardan” dedi. Sonra yine gözlerini kısıp “Çay içelim mi?” diye sürdürdü sözlerini. Sıcak bir şey içmemiz yasaktı. İçelim, dedim. Gitti aksak adımlarla bir bardak su getirdi. Gizli demledim, kimseye de vermem biliyorsun, dedi. Bilmez olur muyum, dedim. Terliğini çıkardı. Bir ayağını diğer ayağının üstüne attı. Sol ayak başparmağındaki tırnağı kararmıştı. Bir yerlere vurmuştu mutlaka. Benim orada olduğumu unuttu ve önündeki sudan bir yudum aldı. Ben de hiç sormadım ona, kendini nerede unuttuğunu. Yanından usulca kalktım. Akşam olmuştu. Odalara çekilme vakti gelmişti yani. Bu odalar, normal insanları dahi delirtebilirdi. Fakat yatak dışında pek bir şey bulunmayan beyaz boyalı odama girince garip bir huzur buluyordum. Genellikle birçok düşünce aynı andan hücum ederdi zihnime ve hep bir ağızdan konuşup dururlardı kafamın içinde. O sesler, akıl hastanesinin duvarlarından sızamıyorlardı bile ruhumun penceresine. Kuru bir boşluk hissi dolaşıyordu damarlarımda.

Burada yeni şeyler öğrenmek kolay olmuyordu. İstediğim kitapların çok azına erişebiliyordum. Sanatçıda değildim hem sanat eserleri ortaya koyacak malzemeye ulaşacak durumum da yoktu. Geriye yaşamak için tek bir amaç kalmıştı: Rıfat Amca ile o hiç tanımadığım kadını buradan kurtarmak… Ama bu nasıl olacaktı? Hem burada olmak, onlar için çok daha iyi değil miydi? Onları buradan çıkartsam kurtlar sofrasına atmış olmayacak mıydım?

KAR

Günler, aylar, yıllar birbirini kovaladı. Artık bazı zamanlar değil sürekli bahçeye çıkabiliyordum. O kuru bir dal gibi titreyerek sigarasını içen kadının yanında otuyordum. Hiç benim farkımda değildi. İkimiz de yan yana, yalnızlığımıza gömülüyorduk.  Kış gelmişti. Soğuk olduğu için dışarda kaldığımız saatler iyice azalmıştı. Lakin biz, azalan saatler boyunca bankta yan yana oturuyor, sessizce birbirimizle konuşuyorduk. Bir tren yolunun iki rayı gibiydik ama bizim yolda istasyon yoktu. Bir önemi de yoktu bunun. Yaşadıklarımız yetiyordu bize. Ara ara Rıfat Amca da çıkıyordu dışarı. Artık iyice yaşlanmıştı, bastonuyla dahi zor yürüyordu. Üçümüz adını koymadığımız alfabesiz bir dostluk geliştirmiştik. İsmini bile bilmediğim o suskun kadınla çekinerek de olsa göz göze gelmeye başlamıştık.

Uyku tutmadığı bir gece, pencere önünde yağan karı izliyordum. Kar yağdıkça insana iyi gelen his, bana garip bir huzursuzluk veriyordu. Ayakta duramayacak kadar yorgundum. Uyumak iyi gelecekti. Uzandım. Bir süre sonra gözlerimi bıçak kesiği misali hızla açtım. Yerimden kalktım. Odanın içinde bir o yana bir bu yana gidip geliyordum. Kaçma planını yapmaya başladığımdan beri odaların ve koridorların kapılarını açmak için çay kaşığından kendime bir anahtar yapmıştım. Ve temizlik görevlilerinden birinin yedek kıyafetini de çalıp tuvaletteki havalandırma penceresinin kenarına iliştirmiştim. Yaptığım anahtarı yatağın arka kısmındaki fayansın altından alıp kapıyı açtım. Tuvalete gidip üzerimi değiştirdim. Kısık ışıklı koridorun sorununda, nöbetçi hemşire uyukluyordu. Başım eğik, sessiz adımlarla ilerledim. Hemşirenin yanına geldim. Anahtarlık belinde asılıydı. Nefesimi tuttum. Ter, alnımdan yağmur boşalıyormuşçasına akmaya başladı. Birkaç kere sertçe dokunmama rağmen uyanmadı. Anahtarlık sonunda elimdeydi. Kapıyı birkaç deneme sonrasında ancak açabildim. Sonunda Rıfat Amca’nın bulunduğu koridordaydım. Yatağında, yorganına sarılmış mışıl mışıl uyuyordu. Uyandırır uyandırmaz, yine o çocuksu gülümsemesiyle karşıladı beni. Gidiyoruz, dedim. Hiçbir şey söylemeden kıyafetlerini giydi. Koluna girdim. İsmini bilmediğim kadına gelmişti sıra. Karşı binaya geçmemiz gerekiyordu. Bizim bulunduğumuz binadan çıktık. Kar lapa lapa yağıyordu. Rıfat Amca, bahçeye çıkınca kafasını gökyüzüne kaldırdı. Ellerini havaya açtı, bana döndü “Sağ ol beni kurtardığın için,” dedi. Hiçbir şey demedim. Daha henüz hastanenin bahçesinden bile çıkmamıştık. Olsun, yine de haklıydı Rıfat Amca, birini bir şeyden kurtarmak için illa yolun sonunu görmeye gerek yoktu. Ona omuz verip yola çıkmak yeterliydi.

Ben, kadını alıp gelene kadar Rıfat Amca bizi dışarda bekleyecekti. Yıllardır kantin kapısının, gece geç saatlerde malzeme girişi için açık tutulduğunu biliyordum. Binanın giriş kapısından girmek riskli olabilirdi. Bu nedenle ben de içeriye kantin kapısından girdim. Nihayet isimsiz kadının odasının önündeydim. Kapıyı açıp odaya girdiğimde elbiselerini giymiş, yatağının ucunda oturmuş halde buldum onu. “Ben de seni bekliyordum,” dedi bana. İlk kez duymuştum sesini. Hiçbir şey demedim, gülümsedim. Yan yana çıktık hastaneden. Karların içinde iki taraflı ağaçlı yoldan, bir masal diyarına adım atar gibi üçümüz birlikte ilerliyorduk. Rıfat Amca’nın koluna girmiştim. Akşamki huzursuzluktan eser kalmamıştı.

Arka bahçenin ağaçlarla kaplı duvarına bir çöp konteyneri dayayıp dışarı atladım. Aynı hizaya gelecek şekilde o tarafa da çöp konteyneri yerleştirip onlara yardım etmek için tekrar içeriye geçtim. Özenle ikisinin de duvarı aşmasına yardım ettim. Üçümüzün tutunacağı tek şey birbirimizdik. Hayatta,  tutunacak şeyleri hep uzaklarda arar dururuz. Hâlbuki bir adım yanımızda, bizden birer parçadır tutunacağımız şeyler. Sonunda üçümüz de dışardaydık. Adımlarımızı ağır aksak atıyor, hiç bilmediğimiz bir yolda birbirimize güvenerek yürüyorduk. Ormanın kokusu içimizdeydi. Karlara bastığımızda yükselen o eşsiz sesi dinleyerek ilerledik. Karanlığın en derin yerine gidip kaybolacaktık sanki. Derken içimizden biri adımını boşluğa attı. Kol kola olduğumuz için üçümüz beraber karların içine doğru bir uçurumdan düşmeye başladık. Hep istediğim şey başıma gelmişti; fakat bu kez yalnız olmadığım için istemiyordum. Derin bir korku bütün hücrelerimi kaplamıştı.

SANRI

Gözlerimi açtığımda elim kolum bağlı hastane odasındaydım. Rıfat Amca ve isimsiz kadın başımdaydı. Rıfat Amca, her zaman ki gülümsedi yine bana. Adı olmayan kadın saçlarımı okşadı. Sonra bir anda kayboldular. Ne yani yok muydu onlar? Hiç olmamışlar mıydı? Ben hiç kaçamadım mı buradan yani? Başından beri, yıllardır hep akıl hastanesinde böylece elim kolum bağlı mı yaşıyordum?

Küçücük pencereden dışarısı belli belirsiz görünüyordu. Dışarda kimsesiz bir kar yağıyordu. Yalnızlığımdan kendimi ayırmıştım parçalara ve artık bir arada tutmak için tüm akıllılar beni bağlıyorlardı.

Burada ne işim var, bilmiyorum. Ne zaman geldim, niçin geldim… Hiçbir fikrim yok! Tek bildiğim, hep pencere önünde olmak istemişimdir. Bir kedi ya da bir çiçek…


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
1
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
24
love
lol lol
0
lol
omg omg
15
omg
win win
10
win

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir