Kör Duvar


Yağmur soluksuz yağıyor yine

Kafamın içinde dönen o eski fırtınalar

Hangi yol tenim, hangi yol sesim karıştırır oldum

Damla damla akıp gidiyor her şey…

TOHUM

İçimde; ruhumu kemiren, günlerimi birer birer yiyip bitiren vahşi bir hayvan vardı sanki. Gözleri kanlanmış, bir ayağı aksayan, yüzü yara bere içinde… Tüm uykusu kaygılarına yenik düşen, gecelerinden korkan, gündüzlerini arayan bir hayvan… Yıllardır zihnimde biriken tortular, nefes almama da engel oluyordu.

İnsana en uzak kişi yine kendisidir ve kendine yakın olamayan biri asla tamamlanamaz. Çünkü olmak istediği kişi, olduğu kişi; bir günah gibi baktığı geçmişi, bir türlü kaçamadığı bu günü ve koşarak yetişmeye çalıştığı geleceği ile bir bütündür insan. Tüm bu düşüncelerin içinde o sabah ne kadar huzurlu uyanmıştım anlatamam. Uykumu alabildiğim için midir bilmem gözaltı torbalarım dahi güzel görünüyordu gözüme. Tepemin açıklığı belli olmasın diye geriye atarak taradığım saçlarıma da dokunmamıştım o gün. Uzamış sakallarım, birer ötenazi iğnesi olup eski bana bir son vermişlerdi sanki geceden. Hayatım hep bir şeyleri yapmaya çalışmakla geçmişti. Çocukluğum çocuk olmaya çalışmakla; büyüdüm, “adam” olmaya çalışmakla… Ne altı boş bir kavramdır, adam olmak. Hep boş şeylerin peşinden koşmak da benim parçalarımdan biriydi galiba.

Geç olmadan sokağa çıkmalı ve deniz kenarında bizimkilerle buluşup en iyi yaptığım şeyi yapmalıydım: Zamanı öldürmek…

İnsan beş yakın arkadaşının ortalamasıdır ve onlar da daha çok kendisine benzeyen kişiliklerdir, derler. Bunu nerede, ne zaman okudum ya da duydum hatırlamıyorum. Bu tez bana -özellikle de maddi konularda- hep doğru gelmişti. Zaten benim gibi cebi delik kişilerin, zengin birileri ile yan yana geleceği tek yer kırmızı trafik ışıkları olabilirdi. Arkadaşlarım, çocukluktan beri sırtımda taşıdığım yüklerden sadece biriydi ve artık taşınmaz hale gelmişlerdi. Garip bir şekilde onları ne üzerimden atabiliyordum ne de onlarla yaşayamaya devam edebiliyordum. İyiyi, kötüyü arkadaşlarımın bana kattıkları üzerinden değerlendiriyordum. Tabi yıllar geçtikçe iyi olduğunu düşündüğüm ne varsa uçup gitti. Geriye sadece avucumda yeşermeye başlayan kötülük tohumları kaldı. Onlara baktığımda yaşadığım mide bulantısının sebebi aynaya baktığımda hissettiğimle aynıydı.

Şehir merkezinden uzakta bir gecekondu mahallesinde doğmuştum ben. Ben, Mümtaz. Doğru düzgün bir eğitim görmediğim için doğru düzgün bir işim de olmadı hiç. Ortaokul bittikten sonra kendimi sokaklarda buldum. Aile kavramının ne anlama geldiğini hiç bilemedim. Annemi kaybettiğimde bebekmişim. Babam üst üste evlilikler yapan hepsini de eline yüzüne bulaştıran bir adamdı. Her gece evde içer, rakı mezesi olarak da çevresindeki insanları kullanırdı. Başına gelen her şeyi geçmişine bağlayanlardan olmadım asla. Başka bir yerde, başka şartlarda doğmuş olsaydım da bu olmamış ben, yine olmayacaktı kuşkusuz. Sokaklar artık benim her şeyim olmuştu; ailem, evim, sığınağım… Sokaklarda tanıştım “arkadaş”larımla. Onların gidecekleri bir evleri olduğu için her gün birinde kalıyordum. Evleri vardı ama yuvaları yoktu hiçbirinin. Belki onlara bağlılığım da bundan kaynaklanıyordu. Yo olmaz, olamaz! Dedim ya, her şeyi geçmişine yükleyecek biri değilim. Ne isem oydum. Legal her işi yaptım, çalmak da dâhil. Düşlerimden, fakirlerden çalmadığım sürece yaptığım şey hırsızlık sayılmazdı. Hayatın bana vermediği payı, ben kendim alıyordum hayattan.

TAN

Sahil kenarındaki yine aynı banka oturmuşlardı arkadaşlarım. Ellerinde sigaraları vardı.  Denize bakıp sigaranın dumanını göğün yüzüne üflüyorlardı. Gürültülerini onlardan bir hayli uzakta olmama rağmen duyuyordum. Arkadaşım olmasalar yanlarından geçerken rahatsız olacağım tiplerdi esasen. Sanırım kendimin yanından geçerken rahatsız olma nedenim de bundan kaynaklanıyordu. Nerde kaldın be birader, deyip nokta yerine küfür kullanan Samet karşıladı beni. Sohbet konuları hep aynı olduğundan hep oradaymışım gibi devam ettik konuşmaya. Akşam olmaya başlayınca biralarımızı alıp kuytu bir köşeye geçtik. O gün, diğer günlerden çok farklıydı. Gökyüzü farklıydı, üstünde oturduğum çimen farklıydı. Kuşların ötüşü, soluduğum hava, önümüzden geçen insanlar, sabah uyanışım… Her şey. Sadece arkadaşlarım aynıydı. Bu aynılık içime zift gibi oturmuştu. Nemden ter su içinde kalmış, nefes alamaz hale gelmiştim.  Derken Ahmet, kadınların hepsinin aynı olduğundan söylenip bütün kadınlara küfürler yağdırmaya başladı. Bunu ilk kez yapmıyordu. Eski kız arkadaşını dövmüştü. Bu sebeple terk etmişti kız da onu. En azından bizim bildiğimiz buydu. Her türlü şey de beklenirdi ondan. Terk edilmişliği gururuna yediremeyip söylemediğini bırakmıyordu kıza. İyice sarhoş olmak üzereydik. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. O kadar berraktı ki hava… Sanki gökyüzündeki tüm yıldızlar kanımda dolaşmaya başlamıştı. Gökyüzü, bu kadar iyilikle dolarken içimize; insanlar, böylesine kötü olmamalıydı. Yerimden doğrulup, koynumdaki bıçağı çıkarttım. Ve hiç tereddüt etmeden Yılmaz’ın göğsüne sapladım. Herkes bir anda donakaldı. Ben ise bıçağı çıkarıp tekrar tekrar, daha derine sapladım.

Ya kendimi vuracaktım ya da Yılmaz’ı.  Kimse kendi hikâyesinin kötü adamı değildir. Benim hikâyemde ise hiç  iyi adam  yoktu. Neden bıçakladım Yılmaz’ı? Onu, çirkin hayatımın en çirkin yüzü olarak gördüğümden mi? Yaptığı pisliklerin cezasını çekmediğinden mi? O kadar çok şey vardı ki… Tanıdığım en haysiyetsiz kişiydi Yılmaz. Benim de ondan kalır bir yanım yoktu gerçekten. Kız kardeşini namus cinayeti uğruna öldürüp evlerinin bahçesine gömerken ona yardım etmem için beni tehditlere boğan o değil miydi? Ne zamandır koynumda taşıyordum bıçağı.  Bir sırrı saklar misali… Çeliğin o keskin soğuğunu hissetmekti beni hayatta tutan. Ve kirli bir sırrı dünyaya haykırmak… Ya Yılmaz’ı vuracaktım ya da kendimi…

Derken Samet üstüme atladı, elimden bıçağı aldı. Pis pis gülmeye başladım. Delirdiğimi sandılar. Ahmet:

-Ne yaptın a.. k… Kafayı mı yedin?

Az sonra her ikisi de kendilerinden bekleneni yaptılar: Kaçıp gittiler. Ben ve Yılmaz yan yana kaldık. Emin olmak için soluğunu kontrol ettim. Evet, ölmüştü. Hiç yaşamasaydı dediğim biri, sonunda ölmüştü. Karanlığın içinde oturup kalmıştım ömrümce. Şimdi ise hafiflemiş, karanlığın üstünde bir bulut oluvermiştim. Bir şeyi yapmak istemekle yapmak ayrı şeylerdir. Dünya,  bir şeyler yapmak isteyen ama  istediği şeylerin neredeyse hiç birini yapmayan insanlarla doluydu. Ben onlardan değildim. Onlar gibi eli, ayağı zincirli ve gözü bağlı yaşamadım. Paranın ve gücün hayallerine kapılmadım desem yalan olur lakin kendimi de onların varlığına kurban etmedim.

Düşüncelerin kıskacından sıyrılıp Yılmaz’ı öldürdüğüm olay mahalline dönmem kolay olmadı. Olması gereken olmuştu. Cebimden kibrit kutusu çıkardım, çocukluğumdan beri en sevdiğim şeylerden biri, kibrit çöpünü yakarken çıkan kokuydu. Kokuyu içime çektim. Bir sigara yaktım. Ne kirpiğimin ucunu yaktım ne de Haliç’te bir vapur gibi vuruldum. Bundan sonra olacakları az çok biliyordum. Düşmediğim yer değildi karakol fakat şimdi ya kendi isteğimle gidip teslim olacaktım ya da doğduğumdan beri yaşadığım hayatın gerçek anlamda adını koyacaktım: Kaçak. İnsanın tutsaklığının ötesinde özgürlüğüne kavuştuğu yer olabilir miydi hapishane? Benim de yeniden var olacağım yer…

TOPAL SERÇE

Hapisteki  hayat, dışarıda ki hayatın küçük bir kopyasıdır. Burada da yönetenler var, dışarıda da. Biraz parası olanlar, dışarıda nasıl diledikleri gibi at koşturabiliyorlarsa içerde de devam ediyorlar bildiklerini yapmaya. İçeride, dışarıda, sağda, solda… Kimin dost, kimin düşman olduğu çıkar ilişkisine göre her an değişebiliyor. Farkları yok muydu dışarıyla içerinin? Vardı elbette! Mahpusta arkanı daha çok kollaman gerekiyordu mesela. Mecazi anlamda söylemiyorum. Kimi zaman gece tuvalete gitmek bile başlı başına gerilim dolu anlar içeriyordu. Her an bir şişin ucunda bulabilirdin kendini. Hayatın küçük bir kopyası demiş miydim?

Hapishaneler de sıradan olmadığını sanan; sıradan insanlarla doluydu. Burayı dışarıdan ayıran en önemli şeylerden biri ise daha az  sahtelikler içermesiydi. İçerde birileri sizi sevdiği, değer verdiği için değil sizden bir çıkarı olduğundan size yanaşıyordu. Bunu bilerek siz de ya elinizi uzatıyordunuz ya da gücünüzü kendinize saklıyordunuz. Ve korku, burada da insanı yöneten etkenlerin başında geliyordu. Gözünü kırpmadan birini öldüren ve bundan hiç pişmanlık duymayan adamın tekiydim hepsinin gözünde. İnsanlar, önce üzerimde üstünlük kurma uğraşında bulunsalar da gözlerimdeki hıncı görenler daha az bulaştılar bana. Yaşamımızdaki hiyerarşi burada da kol geziyordu velhasılıkelam. Sınıf farklılıkları ilk bakışta fark ediliyor, herkes güçlü olanı kendi grubuna çekmek istiyordu. Hayatıma bıçak çektiğim gün sadece kendim olacağıma söz vermiştim. Bu nedenden ötürü ilişmedim hiçbir gruba.

Aradan üç yıl geçmişti, daha geçecek yıllar vardı üstelik. Burada kendi kendime yaşama inadım uzun sürmedi. Sonraları etrafım iyice kalabalıklaştı. Uçurumun eşiğinde yaşayan insanların çekiciliği vardı herhalde üzerimde. Koğuşta sözü geçen biri olmam için birkaç insanlık dışı şey yapmam yetti zaten. Her diktatör kendi anayasasını getirir. Ben de benim yasalarımı yarattım içeride. Normalde medeni memleketlerde kaba saba davranmak ve şiddete meyilli olmak, aşağılık bir insan portresi çizer. Bizim gibi toplumlarda ise tüm bu korku salan tavırlar, sizi saygı duyulan insan konumuna getiriyor maalesef. Korku, bu toplumun bireylerinin hücrelerine öylesine işlemiş ki korkutarak her şeyi yaptırabilirsiniz inanın.

Üç yılın sonunda duydum ki Samet, kaldığım hapishaneye  düşmüş. Çağırdım bizim koğuşa. Yüzünde bir faça izi vardı. Kara yüzü, sarı dişleri, uzun ince bedeni ile dışardan ürkütücü görünse de yanımda yaralanmış bir kedi tedirginliğiyle duruyordu. Geldi, hiçbir şey olmamış gibi sarıldı bana. İnsanın geçmişine sarılması ne garip şeymiş. Benim bir parçam o dört arkadaşımın içinde kalmış ve onların arasında yaşamış gibiydi. Yaşıyor olmaları veyahut ölmeleri de bu durumu değiştirmiyordu. Samet’i yanımda, yakınımda tutmamın tek bir nedeni vardı: Kim olduğumu unutmamak. İnsanlığın öğretilerine dönüşen yalanlara yeniden inanmamam gerekiyordu. Her insanın büyük hatalar yapabileceği ve tüm bu hatalara rağmen o insanların özünde temiz, iyi varlıklar olabileceği öğretisi yeniden filizlenmemeliydi benim içimde.

Zaman kavramının saklambaç oynadığı yerlerdir hapishaneler, ebeleyebilene aşk olsun! Günde iki kez doğru vakti gösteren bozuk bir saattir belki de. Herkes, kendi evreninde yaşar ve evrenin hiçbir yerinde zaman, aynı hızla akmaz. Karadeliğin yanında bir dakikada geçen zaman, dünyada otuz güne denk geliyorsa vardır bu işte bir sonsuzluk. Ben de kendi kara deliklerimden uzak durarak dünyaya yakın bir yerlerde olmaya çalışıyordum hapishanede; zamanın sağırlaşmasına karşı koyamadığım anlara inat tabi ki.

Günde üç kez sayım yapılırdı: Sabah, öğlen, akşam.

Pazartesileri sabah içtimasından sonra kantin fişleri dağıtılır ve dilekçeler toplanırdı.

Kantindeki en önemli şeyler ekmek, meyve, yeşillik ve peynirdi benim için.

Salı günleri telefon görüşmesi hakkım vardı. Kimseyi aramadığım için salının bir farkı yoktu diğer günlerden. Çarşambaları aile görüşleri olurdu. Benim görüşüm olmazdı, evet! Ama ailesi ile görüşenlerin yüzlerini okumayı çok severdim. Burada külhanbeyi geçinen adamlar, çocuklarını gördükten sonra birer enkaz şeklinde geri dönelerdi koğuşa. Hapiste yatan insanların çoğunu hayatta tutan şey, dışarda onları bekleyen birlerinin olmasıydı. Onlar da biliyordu, gelecek o kadar kolay gelmeyecekti. Bir de unutulup gidenler vardı burada. Unutulanların sohbetleri ailelerinden, dostlarından haber alma konusuna gelince acı bir sızı düşerdi yüreklerine. Mahpushaneye düşen ya da maddi olarak dibe çöken kişilerin, çevreleri ve sevdikleri bir anda yok oluverirdi bunu nasıl anlamıyorlardı, şaşıyordum. Etraflarını çevreleyen o “renkli” arkadaşlar, dostlar bir anda toz bulutu olup rüzgâra karışırdı bu konularda. Ailelerinin gözünde ise onların alınlarına leke süren bir utanç nedenine dönüşürlerdi. Bunları bilmiyor olmaları mümkün müydü?

İnsanlardan bir beklentim hiç olmadı. Ne bir bekleyenim vardı ne de beklediğim. Ondandır büyük ihtimal daha az acıdı içim.

Aslında benim için haftanın tüm günleri aynıydı. Lakin hafta sonunun geldiğini koğuşun genel havasından anlardınız. Hafta içi gelebilecek bir haberin, dışardan gelebilecek bir yaşam belirtisinin hafta sonu olmayacağını öğrenmişti ahali. Bundan dolayı hafta sonları hapishanede hayat, kendi hücresine çekiliverirdi.

GÖKYÜZÜ

Zaman, hissettirdiklerinin aksine yirmi iki yılımı da alıp gitmişti. O seneler içinde birçok hapishane ve koğuş değiştirmiştim. Dışarıdan tüm mahpushaneler aynı görünür fakat içlerine girdiğinde hepsi farklıdır. İnsanlar ise tam tersi dışardan farklı görünse de hepsi aynıdır.

Kendime mi vermiştim bu cezayı? Yoksa olmamış bu hayata mı, bilmiyorum! Şimdilerde buna ceza bile demiyordum. Değişmiştim. Farklı biri miydim yoksa farkında biri miydim? Ne olursa olsun bildiğim bir şey varsa o da övündüğünüz hayatın bir parçası hiç olmadığımdı. Benim de övündüğüm tek şey buydu artık.

Hapisten çıkmama az bir süre kalmıştı. Günleri sayıyordum, bir kolyeye boncuk dizer gibi. O sıralarda duydum Ahmet’in öldüğünü. Soygun yaparken vurulmuş. Hiçbir şey hissetmedim öğrendiğimde. Ne sevinç ne üzüntü ne de bir sızı. Geçmişimin büyük bir bölümü silinip gitmişti belleğimden. Geriye Samet ile ben kalmıştık. Samet’in varlığı da yavaş yavaş yok olmaya yüz tutmuştu. O kadar silik, o kadar yoktu ki… Başlarda nasıl öldürsem diye düşünüyordum onu; sonraları ise böyle yaşaması onun için daha büyük bir ceza, dedim kendi kendime. Şimdi farklı hapishanelerdeydik ve aklıma dahi gelmiyordu nicedir. İnsan, geçmişinden kaçamazken; geçmişi,  insanın peşini bırakabiliyordu bir anda.

Yıllar içinde hapishane hakkında da yanıldığım şeyler olmadı değil! Dışarıda bulamadığım dostlukları, burada bulmuştum. İnsan bir ağaç değil ki sırtını birilerine dayamadan yaşasın! Bir bir öğrendim her bir şeyi. Özgürlüğünü kaybetme korkusuyla yaşayarak özgür olamıyor insan. Burada demir parmaklıklar ardında tutsak olan tek şey bedenimdi. Hiçbir korkum kalmamıştı. Nefret ettiğim kendime bile alışmıştım şimdilerde.

Soğuk karlı bir günün sabahında tahliye oldum.  Bavulsuz gelmiştim hapishaneye. Yine aynı şekilde bavulsuz çıktım hapishanenizden ve evreninizden. Sonunda özgürdüm! Etrafıma bakındım. Gökyüzü, sis ve pus içindeydi. Sokaktaki su birikintileri donmuş, her yere kuru bir sessizlik hâkim olmuştu. Üzerimdeki paltonun yakasını kaldırdım. Kibrit kutusunu çıkardım. Bir sigara yaktım. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemedim önce. Sonra sadece dinledim… Sesleri, hayatı, zamanı ve kendimi. Ben, onları dinlerken; ayaklarım, yola adımlarını bırakmaya başlamıştı bile: Bir, iki, üç…


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
13
love
lol lol
0
lol
omg omg
7
omg
win win
3
win

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir