Baba


“Bir gün gelir de açarsa bir bıçak ağzını, konuşmak istersen benimle yüz yüze, ses sese, ben buradayım. Seni her gün daha çok, kendinden bile çok sevdim Baba…”

Şafağa uyanan gecelerden birindeydin belki de. Birbirimiz için yazdığımız hikâyelerde birimiz ağlar diğerimiz gülerdi. Satırlarımızın son kelimelerini okuyanlar bizde kaybolurlar, sevgimizi sonsuz severlerdi. Hepimiz bilirdik oraya bırakılan mânânın aynı, tek başınalığının farklı olduğunu. Ucu yıpranmış kalemimin yazdığı kelime hep ayrımlıydı, yazdığı hep aynı. “O şey”i konuşmakla farklı yazmayı, aslında hiç anlaşamadığımızı anlamak da tuhaftı. Anlaşılmayandık biz. Aynı; ama farklı. Farksız çünkü aynı değil.

“Dertlerin de sevilmeye ihtiyacı vardır,” demiştim bir gün sana… Ama sen bana dair sevdiğin her şeyi bir gökkuşağına yayıp bir türlü söyleyemedin adımı. Kelimelerin mi yetmedi, seni o kelimeden mi bıktırmışlardı bilmem; belki güçsüz geliyordu yazılışı. “Ben onlardan değilim,” deyip deyip kuşandığın kesici uzuvlarının yarasını sarmama bile izin vermedin. Çünkü sen; beni tek başına sevdin. Ben seni severken hep yarım kaldım baba, bana izin vermedin. Çocuk aklımla hep seni incitmekten korkardım. “Seni Seviyorum,” dediğimde yüzün buruşur sanki bana küserdin.

Bense bir tahta kurulup senin beni sevmen karşısında çaresizce acı çektim. Her ağzımı açtığımda bir bıçak sapladın kelimelerime. Ben; senin yüzünden sadece kendimi sevmek zorunda kaldım, bağıra çağıra. Çünkü elime bir çaresizlik tutuşturup bileğime ipten bir kelepçe taktın. Kopmasın güçlü kelepçem diye gecelerce uykusuz kaldım. Pembe geceliğim yıpratmasın kelepçemi, gözyaşlarım ıslatmasın iplerimi diye hep teslim oldum sana. Bir pamuk ipliği misâli güçle bağlıydım, bir türlü söyletmedin bana . Bazı geceler gözlerimden öperdin. Uyuduğumu sanırdın. Kirpiklerim hazır olda bekler, olur ya kırparsam senin biriciğini, korkarsın diye korkardım.

Sen var mıydın gerçekten, yoksa ben seni bir şarkının dizesinde mi yaşattım, bunu hâlâ bilemem.

Dal hakkı vardır ağaçların, üzerinde çiçekler açsın diye. Ben çiçeklerimi yerlerden topladım sen beni severken. Ne zaman elimi dallarına uzatsam bir fırtına koparırdın anlamsız. Ben de üzülürdüm senin gibi… Bir sayısı var mıydı acının; ölçüsü, biçimi, şekli şemâli? Görmediğin için artık gözlerimi yakından, ateşini de ölçemedin acılarımın. Başımda incili çiçeklerden bir taç, bileğimde ipten kelepçe, avucuma damlayan sen ki o hâlâ sen!

Sesini duymak istemediğimden değil, eskimişliğinden bıktım çocukluğumun. Akşamlarımız vardı şarkı söylediğim sana. Parmak ucum hep seni gösterir, sende dururdu kalbim. Bitmesin isterdim o şarkılar, bittiğinde ayrılırdık çünkü, bilirdim. Sonra hepimiz dağılırdık darmadağın odalarımıza. En güzel aynaydı senin mahzun gözlerin bizi bekleyen şarkılı gecelerin dağınıklığında. Ben ne söylersem dinlerdin, ne yazsam okurdun. Sonra birgün öğrendim ki; meğer hastaymışım ben. Bir akşamüstü sana sarılmak istediğimde beni itelerken söylemiştin bunu. Bundanmış bana düşkünlüğün. Kalbim herkesten erken atarmış. Bense; çocukluk işte; o erken attıkça öksürür durur senin bana daha sıkı sarılmanı beklerdim.

Bilemediğinden miydi içimde doludizgin koşan atların ayak sesi olduğunu o çarpıntıların yoksa kendi kendine beni sevme merakından mıydı, hâlâ bunu da bilmiyorum.

Yetiştiğimde, büyüyüp büyüyüp çoğaldığımda kendime, hafızamda çatlayan reddedilişlerin tortusu kalmıştı erken kalp atımlarımda. Çaresizce beklerdim seni.

Uçsuz bir hayat varmış aramızda henüz yazılmamış. Belki de hâlâ söylenemeyecek kelimeler arasında sıkışıp kalacağımız bir uzun vakit. Bileğime vurduğun kelepçelerle öldürerek yaşatıyorum seni içimde. Öldükçe canlanıyor daha da büyüyorsun kalbimde. Bir adın vardı ilk tanıştığımızda herkesin bildiği. Nasıl da güzel gülerdin yaşananlara. Elmaslar yağardı sen gülünce karanlığa. Bütün imkânlar sende tükenirken izlerdim seni. Genişleyen sokaklarda, odalarda, kadehlerde her türlü renkte sevdim hayâlini büyüdüğümde. Çaresiz, yalnız ve kendi içimde. Bir avaze ses kaldın puslu bir pencerenin ardında. Ben hep sana ağladım. Kalbim seni ağırlarken yokluğunda, yarım kalan kelimelerimde kayboldum.

Dedim ya; meğer ben hastaymışım. Bundanmış bana düşkünlüğün.

Bundan böyle her gece kulağını duvara daya baba. Yokluğunun ayazlı sesini duy ben sessizce kavruldukça. Göğsümde sinsi pis bir sızı, belki çökerse içine bir heves; beni düşün baba. Bahçeme diktiğim ağacın adıydı senin adın. Her gün yeni biten yaprakların saçını okşadığım, çiçeklerine şiir yazdığım o ağaçtın sen.

Her sabah tazelenirken acılarım yokluğunda, bir kez daha zamana katlanmayı öğreniyorum, şimdi tam da bu yaşımda. Hiçbir yazarın okuyamadığıydım ben. Yürümeden geçmeyi öğrendim beyaz kılıflı bir yastığın üzerinde. Milyarlarca iz bıraktım ona sen beni özlerken. Mevsim biçmedim lekelerime, zamansızdı hepsi. Saate bakmadım, telefonlar çığlık attı açmadım, hepsi seninle geçirebileceğim son birkaç saniye içindi. Faşizmin kanlı ellerinde yok ettim kendimi, seni de. Her kadın faşist oldu gözümde sonra, her erkek gizli bir âşık. Elime geçirdiğin eldivenler gibi yeni gömlekler giydim üzerime. Hepsi eğreti kaldı cılız bedenimde. Ne tamamen sıyrılabildim kendimden ne de ötekilerden. Hep o narin yanım oturup kaldı bir yerlerde sen beni severken. Yaşadığım topraklarda imkânsızın imkânlarını öğretmiştin sen bana. O şarkı çaldığında ulu orta ağlamaktan utanmıyordum artık. Kelimelerim kırıldığında sana, içinden hep sen çıktın. Bak yine çok konuştum değil mi, solak kalbimin erken atımından oluyormuş bunların hepsi.

Bir mevsim değil bir ömür girdi aramıza baba. Henüz yazamadığımız, adını hiç bilmediğimiz bir mevsim. Gelecek anıların nöbetini tutuyorum şimdilerde. Bileğime taktığın kelepçeyi hâlâ içimde taşıyorum. Pembe geceliğim dolapta saklanıyor. Söylediğim şarkılar hiç değişmiyor. Dağınık değiller artık. Çok acıdan az acıya göre listeledim hepsini. Parmak ucum hâlâ seni gösteriyor. Avucuma, her zaman sen olmasan da hâlâ aynı şekilde düşüyor gözyaşlarım. Göğüs kafesim altın bir saray oldu sen gidince. Her gün yeni bir umutla tozunu alıyorum geçmişin. Acıların yıkılırken dışıma kimse görmez sanıyorum onları benden başka. Acılarımızı bir diğerine gönderemediğimiz bir zamandayız artık, sadece sevgiler yolluyoruz birbirimize sessiz yeni bir dille. Aşklar, sevgiler dile gelince insanlar korkuyorlar artık. Erken kalp atımım ben sustukça artıyor baba. Bir kedi gibi kıvrılıyorum annemin rahmine. Susuyorum. Büyüklüğümde koca bir çığlık atarken çocukluğum sende ağlıyor hâlâ.

Oysa,

“Dertlerin de sevilmeye ihtiyacı vardır, değil mi baba?”


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
0
love
lol lol
0
lol
omg omg
0
omg
win win
0
win

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.