Uçurum


UÇURUM

Hayat bu.

Bunca hayata rağmen mi?

Yalnızız.

Kendine rağmen nasıl bir yalnızlık bu?

Ve zamanla unutursun.

Zamanın unuttukları yanında lafı mı olur.

Dört duvar monologları bunlar. Başı sonu zindan. Tepede dönen eski parmaklıklar. Neresinden tutsam elimde kalan bir bavul. Hiç anlamadığım ve var olmadığım bu dünya…

Kaçış

Sabah 6:30

Her zamanki gibi uykumun en tatlı yerinde uyandım. Yanımdaki yabancı sırtını dönmüş güzel rüyalar görmek ile meşguldü. 25 yıldır alışamadım bu duruma. Doğrultmaya çalıştım kambur sırtımı. Tembel adımlarla banyoya gidip çöken suratıma baktım. Diplerden çıkan beyazlarla ve uçları kestane rengi saçlarımla sıvası dökülmüş eski bir binaydım sanki. Benliğimin duvarları çökmüş, yere saçılmıştı benden kalanlar. Yıllardır yaptığım rutin işlerime başladım. Sahi nasıl kanıksamışım bunları. Çay suyu koyup kahvaltı hazırladım. Çocukları kaldırmak için odalarına gittim. Ahmet yine odasında yoktu. Deniz’i uyandırıp “Ağebeyin nerde?” diye sorduğumda yine arkadaşlarında kalacağını söyledi. Artık üniversite son sınıfı öğrencisiydi ve evin yolunu bulmaz olmuştu. Ben üstüne düştükçe, benden uzaklaşmıştı. Babası ile oldu olası iletişimleri yoktu. Nerede hata yapmıştım? Çok mu ilgilenmiştim; ya da az mı? Nasıl böyle bir duruma düşmüştüm? Ben çocuğumu diğerleri gibi yetiştirmeyeceğim derken, herkesten daha sıradan biri olmuştu Ahmet. Oturup bir gün maskesiz konuşmamıştı benimle. Soru sorduğumda; arkadaşları, dersleri, kız arkadaşı, hayatı, her şey iyiydi. İyi olmayan bir şey varsa kendisiydi. Neden bir şey anlatmıyordu bize? Hadi babası, 25 yıldır ruh gibi evin içinde gezinen babasına anlatsa da anlamazdı; ya ben öyle miyim? Anlatsa, anlamaya çalışırım. Anlamak var olmanın yarısı değil mi? Yoksa ben de o insanlardan biri mi olmuştum? İnsanın kendini bilmemesi ne garip.

Deniz henüz öyle değildi. Lise sonda olduğu için tek amacı üniversite de istediği bir bölüm kazanmak. İstediği derken lafın gelişi diyorum. Bir gün makine mühendisi olmak istiyor, diğer gün doktor, ertesi gün bilgisayar mühendisi. O yaşlara özgü kafa karışıklığını ve gelecek kaygısını fazlasıyla yaşıyordu. Her ne kadar, kazandığın bölüm ilerde olacağın kişiyi etkilemeyecek desem de, babasının ve arkadaşlarını dolduruşuna geliyor. Para ve kariyer olanakları hangisinde varsa ona odaklanıyordu. Anlayacağınız Deniz’i yetiştirme konusunda da başarısız olmuştum. Sanırım eşim ve çocuklarla da bu kadar problem yaşadığıma göre, sorun bende olmalıydı. Evet, kocam var; ona sonra değineceğim. Aslında değinmek yerine, bir çember çizip içini göstersem yeterli olabilirdi. Çocuklarımda, evlenince eşlerinden, benden ne bekleniyorsa, onları bekleyeceklerdi. Bu durumda kadınlar olarak, bizim yanlışlarımız erkeklerinkilerden az değildi. Prensler yetiştirip, sonra onların krallıkları altında zulüm görüyorduk.

Ev halkı her zamanki kuru gürültüsü ile evden ayrıldı. Bulaşıkları yıkayıp, çamaşır makinesini çalıştırdım. Çocukluğumdan beri temizlenmeyen çamaşırlar, bu sabahta kafamda dönüp durmaya başladılar. Evi temizlemeye başladım. Önce elektrik süpürgesi, sonra yerleri sildim. Tuvaleti, banyoyu temizledim ve en son toz aldım. Yıllardır bu evde, çamaşırlar gibi temizleniyordu. Saat 11:00 olmuştu bile. Bu işlemleri her gün, otomatik olarak içselleştirmiş bir şekilde yapıyordum. Bir kadın olarak vazifem değil miydi? Evlenmek, çocuk yetiştirmek, yemek yapmak ve evi temizlemek. Dedikleri gibi herkes eşittir, ama bazıları daha eşit. Sanırım bu bazıları hep erkeklerden oluşuyordu.

Okul zamanında tanışmıştık eşimle, kocam lafını sevmiyorum. Eşim lafını ise hem sevmişimdir, romantik bulmuşumdur, hem de birbirinin aynısı çağrıştırdığından sevmemişimdir. Aynı iki kişi birlikte olunca, yine ortaya bir kişi çıkar. Oysa iki kişinin ilişkisinden ikiden fazla insan var olması gerekirdi. Neyse, artık kelimelerin anlamları ile uğraşmayacak kadar bitkin hissediyorum. Sevdiğimi sanıyordum o zamanlar eşimi, yakışıklıydı, espriliydi, kendimi değerli hissettiriyordu. Bu durum, o zamanki olgunlaşmamış aklımdan dolayı mı öyle geliyordu, yoksa eşim de herkes gibi olmak istediği yüzünü mü göstermişti? Bilmiyorum. Her ailenin erkek çocuklarında olduğu gibi eşimde el bebek büyümüştü. Evlendiğimiz zaman yumurta bile kıramıyordu, gerçi hala kıramıyor… Erkekler yaşlarından bağımsız bazı yanları hep ergen bir çocuk kalıyor. Olgunlaşan tarafları ise, körelen tarafları desek daha doğru olur, ruhu ve kalbi oluyor. Ergen tarafları kalıyor diyorum, ne zaman karşı cinsten güzel bir kadın görseler, fark etmeden kur yapmaya, hal hareketleri değişmeye başlıyor. Sanırım bu durum ölünceye kadar devam edecek. Eşime gelince benimle değişir sanmıştım, değişen ben oldum bu evcilik oyununda. Kişiliksiz, kimliksiz, ölülerden biriydim. İlk ne zaman bu yola girdim, evlendiğim zaman mı? Çocuklarıma bakmak için işimi bıraktığımda mı? Artık boğulduğum zaman bu evlilikten korkumdan kopamam mı? Yoksa hep bu yolda mıydım? Ayrılırsam çocuklar daha küçük nasıl etkilenirler, diye diye bir ömrü yitirmiştim. Şimdi geriye bakıyorum da hayatım o bomboş bulduğum eşimden daha boş geçmiş. Ne kendimi yetiştirebilmiştim, ne de çocuklarımı. İnsan bir şeyi kaybetmeyeyim derken, her şeyini kaybettiğinin de farkına geç varıyor.

**************************************

En klişe hikâyenin, en sıkıcı anlatısıyla karşınızdayım. Okurken ruhunuz bunaldı değil mi? Bir an önce şu cümleler bitsin istediniz. Ne kadar sıradan cümleler, ne kadar sıradan bir anlatım. Bitsin bir an önce şu cümleler, hatta belki buraya kadar okumadan kaçıp gittiniz. Hep kaçıp, her şeyden kurtulduğunuzu sanmakta, yaşamamanın başka bir yolu. Daha kadın olmanın diğer, daha acı yönlerinden bahsetmedim bile; taciz, tecavüz, sadece cinsel obje olarak algılanması. Kadınların tarihinden de bahsetmedim. Okuduğumuz tüm tarih erkek tarihini anlatıyor, kadınların neyinden bahsedebilirim ben de bilmiyorum. Daha fazla konuşup, “steril” yaşamlarınızda ki huzuru bozmayacağım merak etmeyin.

**************************************

Dönüş

Saat 12.00’ye yaklaşıyor. Çıkıp mutfak alışverişi yapmam lazım. Nisanın ilk günleri, bir güneş açıyor, bir yağmur yağıyor. Yağmur yeni yağmış, yerlerdeki su birikintilerinden güneş içime akıyor sanki. Yolu uzatıp biraz nefes alayım, dedim. Yol beni nedense, eski bir mezarlığın oraya götürdü. Ne tanıdığım biri yatıyordu burada, ne de benim için bir anlam ifade ediyordu. Sadece artık ormana dönmüş ağaçları ile insana garip bir huzur veriyordu. Kendini iyi hissetmek için insanın mezarlıklara kaçması garip gelebilir; ama sessizlik, ağaçlar ve ölümün huzuru vardı burada. İnsanın yolunun sonunu bilmesi iyi bir şey.

Derken uzakta, ağaçların arasında iki insan gördüm. Bir kadın, bir erkek yüksek sesle tartışıyorlardı. Bir ağacın arkasına saklanıp, gizlice izlemeye başladım. Bir de ne olsun, adam silahını çekip kadını göğsünden vurdu. Ağacın dibine yığıldım kaldım. O an, nefesim kesilecek sandım. Kesik kesik soluk almaya başladım, bir yandan da sesim duyulmasın diye elimle ağzımı kapıyordum. Ortalıkta hiçbir ses yoktu. Adam gitmiş mi, diye bakmak için doğruldum ağacın arkasından kafamı uzatınca, katil ile göz göze geldik. Aramızda 2 metre var yoktu. Elinde silahı bana doğrulttu. Buraya kadarmış, dedim. Hiç yaşamadığım bedenim, beni ölmem için buraya getirmiş. Yanlış zamanda, yanlış yerde olmanın cezasını çekecektim. Aslına bakılırsa, eğer yaşasaydım ömrümün geri kalanı, bundan daha kötü geçecekti.

Çocukların iş derdi, evlilik derdi ile uğraşacaktım. Yaşlılık zamanım ise, asli görev olan çocuk yetiştirmeye, bu sefer torunlar ile devam edecektim. Daha çok duygusal olup, çocukların patiklerini bile görünce ağlayan bir tip olacağım kesindi. Tarihteki çoğu kadın gibi hiç var olmayacaktım. Ne bir saygı görecektim, ne de içten bir sevgi hissedecektim. Anlatacağım tek şeyim, yemek tarifleriydi.

Silahın o kulak çınlatan sesi ile tekrar o ana döndüm. Yığılan ben değil karşımdakiydi. Arkadan birisi ateş etmişti ve karşımdaki yüzüstü ayağıma kapaklanmıştı. Titremeye başladım, etrafa hızlıca bir göz attım, kimsecikler yoktu. Koşa koşa mezarlıktan çıktım, soluk soluğa hiç durmadan evime ulaştım. Her şey kabus gibiydi. Belki de o her zaman gördüğüm kötü rüyalardan biriydi. Eve girer girmez ayakkabımın üstündeki kan lekelerini görünce tekrar kendime geldim. Ne yapacaktım?

En iyisi polise gidip olan biteni anlatmaktı. Paltomu çıkardım, cebimde ağır bir şey olduğunu fark ettim. Elimi cebime attığımda, cebimdeki ağırlığın sebebinin bir silah olduğunu anladım. O adamı öldüren silah bu muydu acaba? Ne yapacağımı bilemedim. Ya bana inanmazlarsa, benim öldürdüğümü düşünürlerse, neticede silah bendeydi. Tabanca cebime nasıl girmişti? Cevabını bilmediğim sorular zihnimde dönüp duruyordu. Bir duş alıp kendime gelmeye çalıştım. Yalnız kafamı karıştıran başka bir soru vardı, yaklaşık 2 metre mesafede de olup göz göze gelmeme rağmen katilin suratına dair hiçbir şey hatırlamıyordum. Nasıl görememiştim onu? Sadece tanıdık biri izlenimi vermişti, o kadar. Çıldırmak üzereydim. Yoksa gerçekten ben mi öldürmüştüm? Hayır olamaz! Hayatında kimseye zarar vermemiş ben, nasıl olurda birini öldürecektim. Kime anlatsam da akıl alsam? İnsanın içini dökemediği birinin olmaması neymiş şimdi daha iyi anladım. Önce sakin olmam gerekiyordu. Silahın üzerindeki parmak izini silip, eski şeyleri koyduğum sandığın en dibine yerleştirdim. Bir anda gelen kapı sesi ile irkildim. Korka korka kapıya yanaştım. Gelen Ahmet’ti. İçim nasıl rahatladı anlatamam. Saat 5 olmuştu bile. “Anne yemekte ne var?” dedi. “Yemek yok” dedim. “Nasıl yok?” dedi. “Bildiğin yok yemek” dedim. “Aslında ben de acıktım. Yemek yap da yiyelim” dedim. Şaka yapıyorum sandı. “Hadi anne yemek yap” demesinden sonra çıldırmış olmam lazım. Ahmet’in kolundan tuttum, “Yemek yapılacak!” dedim. “Yemek bundan sonra sen ve evdeki diğer kişiler yapacak anlıyor musun beni?” Sonra kapı çaldı ve eşim denen adam içeri girdi. “Ne bağırıyorsunuz, gürültünüz aşağıdan duyuluyor!” dedi. “Ben de seni bekliyordum Hadi Ahmet’i de al, yemek yapın. Acele edin!” dedim. Hiçbir şey anlamadan aptal aptal bana bakıyorlardı.

“Yemek yapacak mısınız?” Dedim. “Ne oluyor hanım iyi misin” dedi? “Bundan sonra tüm ev işleri ve yemek sizde. Size göstereceğim iyi miyim değil miyim!” Bu hareketsiz, ifadesiz suratları beni delirtiyordu. Elime geçen tüm tabakları duvara fırlatıp, içeri geçtim. Geçerken de “Sizin anlayacağınız dil bu!” diye haykırdım.

Ölümle burun buruna gelmek, içimde yıllardır zincire vurduğum duyguların boşalmasına sebep olmuştu. Garip bir şekilde rahatladım. Aklımdan bile geçirmediğim şeyleri yapmıştım az önce, hem de hiçbir pişmanlık duymadan. Evdeki halk, umurumda değildi artık. Tek düşünce, o adamı kim vurdu? O kimi vurdu? Silah cebime nasıl girdi?

Evde sessizlik hakimdi. Tüm gece kimsenin çıtı çıkmadı. Ben de erkenden yattım. Sabaha kadar uyku tutmadı. Sabah 6 gibi kalkıp kendime kahve yaptım. Sabahın serinliği balkona çökmüştü. Derin bir nefes aldıktan sonra kahvemi içtim. Ev ahalisi teker teker kalkmaya başladı, birisi kaldırmadan da uyanabiliyorlarmış. Deniz yanıma gelip kahvaltıyı sorunca. “Sana söylemediler sanırım. Bundan sonra yemekler ve temizlik üçünüze ait. Hatta iyi oldu geldiğin, kahvaltı da tereyağda yumurta istiyorum. Hadi bakalım mutfağa.” Dedim.

Kimsenin bendeki bu değişikliğin sebebi hakkında en ufak fikri yoktu. Önceleri gelip geçici bir bunalım olduğunu düşündüler; ama ev işleri aksadıkça benim bağırmam, çağırmam artınca onlarda sarsıldılar. Gerçekten de 3 ay sonunda herkes yemek yapmaya ve temizlik yapmaya başlamıştı. Ben ise ilk günler haberlerde, gazetelerde olay hakkında bilgi edinmeye çalıştım; ama hiçbir şeye ulaşamadım. Acaba gerçekten, kötü bir rüya mı görmüştüm? Temmuzun ortaları gelmişti. Sabah kahvemi içip, gazetelere göz atıyordum ki, kapım çalındı. Kapıyı açtığımda kimsecikler yoktu. Yanlış bastılar, diye düşünüp kapıyı kapatırken yerde bir zarf olduğunu fark ettim. Zarfın üzeri boştu. Merakla zarfı açıp okumaya başladım, mektubu okuduğumda “Merak etme senden ve benden başka kimse bilmiyor. O adam hak ettiğini buldu. Yalnız o silahtan kurtulmaya bak.” Yazılıydı. Mektubu okur, okumaz tüylerim diken diken oldu. Demek her şey gerçekti. O günkü ruh hali tekrar bedenimi sarmıştı. Doğruca sandığa koştum, silah yerli yerinde duruyordu.

Arabaya atlayıp, kimsenin pek uğramadığı bir yere gidip denize fırlatmak en iyi seçenek gibi geldi. Silahı arabanın paspasının altına yerleştirip sakince 3 saat yol alarak şehirden uzak, ormanlık bir yerde geldim. Aracımı ormana park edip sahile doğru yürümeye başladım. Sanki hiç bilmediğim bir gölge beni takip ediyordu. Arkama dönüp baktığımda ormanın uğultusu vardı sadece. Derken uçurum kenarına geldim. Burayı nereden mi biliyorum? Çocukluğumda en çok korktuğum yerdi burası. Sık sık bu ormana pikniğe gelirdik; ama bu uçuruma yaklaşmak yasaktı. Şimdi çocukluk korkum da bir cinayete kurban gidecekti. Silahı sardığım mendilden çıkardım. Gücümün yettiği kadar uzağa fırlattım. Derin bir oh çektim… Derken bir el sırtıma dokundu. O an kendimi uçurumdan aşağı atmamak için zor tuttum. Evet evet, bu o kadındı. Mezarlıkta ki vurulan, öldüğünü sandığım kadın.

“Kusura bakma, korkutmak istemedim seni” dedi. Bir an donup kaldım, sonra “Sen O’sun!” dedim. “Evet, beni kurtaran sendin” dedi, “Nasıl, ben mi?”, “Evet, ben vurulduğum zaman çığlık atmasaydın, şu anda ben yoktum” dedi. “Çığlık mı? Hiç hatırlamıyorum.” Dedim. Gülümsedi “Artık bunların önemi yok. Yaşaması gereken yaşıyor, ölmesi gereken öldü. Bak bu dünyada, nadir olan bir şeydir bu.” dedi.

“Aslında ben ne yaşıyorum, ne de ölüyüm. Hiçbir yerde yerim yurdum yok. Aslında ruhum, aklım ve bedenim ne zamandır hiçbir yere ait değil. Nerede yitirdim ben de bilmiyorum. Varlığımdan kendimin bile haberi yok” dedim. Böyle uzun bir cümleyi nasıl kurduğumu bilemedim. “Sen de istersen iyi birer dost oluruz” dedi.

Öğrendikçe gerçeklere inanamadım; ölenin kim olduğunu, silahın neden ve nasıl cebime girdiğini,  göğsünden vurulmasına rağmen nasıl hayatta kaldığını. Filmlerde olur dediğim şeylerin hepsi yarım saat içinde başıma gelmişti. Bir anda ona sonsuz bir yakınlık hissettim. İnsanın hiç tanımadığı birine bu kadar güvenmesi ve hayata onunla tekrar sarılması garip gelebilir. Aslında daha garip olan, yıllardır tanıdığımız ve sevdiğimiz insanlara bu kadar güvenmemiz. Çocukluğumda en korktuğum yerde bir uçurumun kenarında, insanın hayatına yeniden başlaması ne ironik. İçimde kalan tüm korkuları, kaygıları, umutları hepsini uçurumdan aşağıya bıraktım.

Bundan sonra ne mi oldu? Yıllardır kaybettiğimi sandığım, korkudan yüreğimin en derinliklerine saklanan “ben” ortaya çıktı. Sırtımda ki kamburluklardan kurtuldum. Kendi başıma hayata adımlar attım. O gün vurulan, bendim aslında, uçurumundan aşağı uzaklara attığımda, bir el dokunduğunda kendine gelende. İsmini bilmediğim bir dostum oldu. Başım sıkışınca arayacağım, beni gerçekten anlayan bir dost.

Cinayete kurban gitmeyi beklememek gerek, cinayeti görmeyi de… Ölülerimizin de failleri kendimiz olduğunu unutmamak lazım…


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
11
love
lol lol
0
lol
omg omg
9
omg
win win
5
win

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir