İzmarit


İşi gücü aylaklıktı Mehmet’in. Gece geç yatar, öğlene kadar uyur, canı ne zaman isterse o zaman yataktan kalkar, günün yarısından çoğunu burada geçirirdi. Uykusunu almadan yerinden kalktığı görülmemişti. Uyku ile insanın arasında görünmez bağ, bir tutkuya dönüşmüştü. En sevdiği şey, yarı uyur yarı uyanık durumdayken hayaller kurmaktı. Hayalleri de kendisi de ayrık otu gibiydi. Hiçbir yere geç kalmaz, hiçbir yere de zamanında gitmezdi. Hiç plan yapmaz, önüne bakmaz, arkasında olup bitenlerle de işi olmazdı. Ne dünya umrundaydı, ne de dünyanın umrundaydı. Kendisiyle de, insanlarla da pek geçinemez. En büyük cezanın zaten hayata gelmek olduğunu düşünürdü. Hiçbir şey yapmamak, hapishanede isyan çıkarmaktan başka bir şey değildi.

Kuru ağzından sigara eksik olmazdı. Ege’nin o masmavi koylarına bakan Çanakkale’nin bir köyünde yaşardı. Ege’nin kendine has karakteri, Mehmet’in gövdesinde vücut bulmuştu. Güneşten yanmış toprak bir gövde, kısık bakışları arasında Ege Deniz’i gibi mavi gözler, kıyılardaki tepeler gibi bir göbek, zeytin ağaçlarına benzer bir vücut. Ege’de doğduğu için mi böyleydi? Böyle doğduğu için mi Ege’deydi kimse bilmezdi. Bir bakıma en sevdiği balıklardan biri olan İzmarit’ti Mehmet. Babadan kalan evi, iki tarla zeytinliği ve keçileri de satmıştı. Ne keçinin sütünde, ne de zeytin yağındaydı gözü. Küçük bir ev, bir ağaç gölgesi yetiyordu Mehmet’e.

Yine geç kalktı o gün de her günkü gibi. Yataktan doğrulması bile yarım saati aldı. Mevsimlerden sonbahar, ekimin son günleri, günlerden de cumaydı. Yağmur da, meret bardaktan boşanırcasına yağıyor. “Yaz oldu mu sivrisinek gibi üşüşüyorlar denize insanlar; ama artık nerede öleceklerse oraya dönmüşlerdir” diye geçirdi içinden. Artık denize doğru yola çıkma vakti gelmişti.

İnsan hayatta kalmak için yollara düşer. Kimi zaman kendinden kaçar, kimi zaman kendine yeni bir yol arar; bazen de yürüdüğü yerler yol olurdu. Yaralarını yol sarar, bazı acıları yolda kalır. Kimi zaman da yolda kazaya kurban gider, yok olurdu. Mehmet’in öyle yollarla, yolculuklarla işi olmazdı. Ne bir yere giderdi, ne de yolunu beklediği birisi vardı. Hayatı boyunca bildiği tek yol, denize giden patikaydı. Aslında yürümeyi de sevmezdi. Onu yoracak her türlü hareketten uzak durmaya çalışırdı. Tepedeydi köyü; ama denizi de uzaktan görüyordu. “Bok vardı dağın başına köy kurmuşlar, deniz kenarında olsaydı şimdi ne güzel olurdu, denizime hemen kavuşurdum.” diye söylendi. Üzerine balıkçıların giydiği bir yağmurluğu geçirdi, ayağında plastik sarı çizme. “Gitmesine giderim de, dönerken bu yağmurda bu tepeye nasıl çıkarım, hay ben böyle köyün…”

Mehmet’in huyuydu bu, küfürsüz güne başlamaz, küfürsüz de bitirmezdi. Kimse ile de geçinemediği için ettiği küfürler genelde kendineydi. Hayatında kimsenin ve hiçbir şeyin olmayışı umurunda değildi. Ne sevdiği biri vardı, ne de hayatına anlam katacak bir şey. İnsanları da bu yüzden anlamazdı. Hep beklentiyle geçiyordu insanların hayatı, şu kör aklıyla bile bu hayatların boşuna yaşandığını anlayabiliyordu. Aşkmış, paraymış, toprakmış, makammış, bunlar olmazsa şu dünya daha yaşanır olurdu, diye düşünürdü. Kızdığı da yoktu aslında; ama diline en çok yapışan şey “bu dünyadan bir halt olmaz”dı.

Tepeden aşağıya yol zikzaklar çizerek iniyordu. Yol kıvrılarak denizin koynuna giriyordu sanki. Kafasını göğe kaldırdı Mehmet, yağan yağmura bakarak, “Sen de olmasan bir piç gibi ortada kalmıştım, sen yağıyorsun biraz kafa dinliyoruz” dedi. Yağmurla tek derdi, sigara içememesiydi. “Her şeye çare buldunuz, bir buna bulamadınız, hani kapitalizm her şeyin çaresine bakıyordu.” Çamurlu ayakları yere bir çapa gibi saplandı. Yürümek ne zor şeydi. Bir de bunun dönüşü vardı. Şu yolda, 5000 yıldır aynı yerde yaşayan komşularından birine rastlasaydı bari. Traktörlerine biner, öyle giderdi. Bu insanoğlu, işe yarayacağı nadir anlarda ortadan kaybolmasıyla ünlüydü. Birden yağmur durdu, güneş açtı. Sonbaharda sararmış otlar, zeytin, meşe, karabiber, badem ağaçları derken, o mavinin en güzel tonuyla Ege’nin denizi karşısındaydı. Bir yandan toprak kokusu, bir yandan deniz kokusu, bir yandan da yosun kokusu; şöyle derin bir nefes aldı. “Her şey var sende; ama hiçbir şey de senin içinde saklı değil. Bu gökyüzü sevdası, bu deniz sevdası insanı öldüren bunlar işte. Ama ne seni sevdim, ne de seni yaratanı. Bu hiçlik, bu piçlik hep yanımdaydı.” dedi. Yıkık dökük iskeleye yanaştı, bu iskele kendini bildi bileli böyleydi. Her sene son senesidir, diye umut ederdi; ama kendisi gibi o da her seneyi bir şekilde yaşamaya devam ederdi. İskelenin en ucuna gitti, oturdu, ayaklarını sarkıttı, bir sigara yaktı. Derin bir nefes aldı, üfledi denize doğru. Kirpiklerinin ucu yandı sandı. Sigarası sararmış dişleri arasında, adeta ağzının bir parçası olmuştu. Denizdeki çipuralar gözüne çarptı, oldu olası hiç sevmezdi, ne tipini ne tadını. “Denizden ne çıksa yenirmiş, aç insanlar sizi, ne bulduysanız onu yemediniz mi zaten! Balık tutma diye bir hobisi var insanların birde. Ölen kendi evinde beslediği; kedi, köpek olmayınca ne kadar rahat insanların vicdanı. Çırpına çırpına soluksuz ölen balıklar gibi olur sonunuz inşallah” diye iki yüzlü insanları içinden geçirdi, bir kenara attı.

Gökkuşağı da ortaya çıkmıştı. Islak iskeleye uzandı, yüzünü göğe dikti. Anın tadını çıkarmak, diye bir şey vardı. Nasıl yapılıyordu ki? Gökkuşağına baktı “Sana bakıp mutlu olan insanlar var, değerini bil” dedi. Sigarasından bir nefes daha aldı. Böyle hiçbir şey düşünmeden iki saat kaldı iskelede. Sigarası bitmese daha da kalırdı. Bugünü de yedik, dedi. Yedikçe acıkan günlerden oluşuyordu ömrü. Uzandığı yerden zar zor doğruldu. Tüm kemikleri birbirine batıyordu. Güneş batmak üzereydi ve evine gitse iyi olurdu; ama o yolu çıkacak gücü kendinde bulmuyordu. Yapacak bir şeyi de yoktu. Yolda kopardığı kuru bir otu dişlerinin arasına aldı, elini de arkadan bağladı. Ağır aksak yürümeye başladı. Badem ağaçlarına yaklaşınca durdu. Bir tane badem bulmayı umut etti; ama “Hepsini toplamışlar, bir tane bırakmamış şerefsizler!” diye küfür etti. Tekrar zeytinliklerin arasında traktör yoluna döndü. Taa uzaktaki tepenin başındaki köyü Alamut Kalesi gibi görünüyordu. Sanki içine doğru adımlar atarak bata çıka ilerlemeye başlamıştı. Yolun kenarındaki eskimiş mezar taşlarına gözü ilişti. “İnsanoğlu ne garip, eskiyip gidecek; ama hep yaşadığı anın efendisi sanıyor. Düşünceleri eskiyecek, teknolojisi eskiyecek, inançları eskiyecek, dini eskiyecek, sonsuza kadar var olduğu sandığı ruhu bile eskiyecek; ama niyeyse kendini hep yeni sayacak. Vay be, şu asırlık ağaçlar bile sizden daha yeni olacak” diye geçirdi içinden.

Yürüdükçe kendi içindeki boş odalarda dolaşmaya başlıyordu sanki, kendiyle olan mesafeler de artıyordu. Kafasını kaldırdı o yokuş gözüne Himalayalar gibi göründü. İyice yoruldu; dizleri titriyor, ayakları onu taşırmıyordu sanki. Çeşme kenarına varıp elini yüzünü yıkadı, kana kana su içti. Aslında hava soğumuş olmasa, şuracıkta bir ağaç altında uyuyabilirdi. Sonra traktörün sesini duydu. “Vay be, bizim işsiz köylüler sonunda bir işe yaracaklar” dedi. Traktör geldi, Mehmet’i gördü, durdu. Gelen, Ahmet’ti. Hiç sevmezdi Mehmet Ahmet’i. Bazı insanlar özünde iyi doğmazlardı. Bu da onlardandı. Başkalarının mutsuzluğu ile mutlu olan milyonlarca insandan biriydi. Bizim gibi toplum olmamış, kabilelerden oluşan bir millette özgü, sığ düşünce tarzı Ahmet’in iliklerine kadar işlemişti. Küçük hesaplar peşinde koşan ağzından namus, ahlak, dürüstlük gibi kavramları düşürmeyen; ama en çok onlardan yoksun biriydi. Yani çevremizdeki çoğu insanın küçük bir özetiydi Ahmet, hatta kendimizin bile. Mehmet’in bunlar umurunda değildi, bildiği tek şey; 3 yıl önce başka komşularının ağaçlarını yaktığı gerçeğiydi. İş mahkemelik olunca, Mehmet’in kulağına çalınmıştı. Samimiyetsiz bir gülümse ile:

  • Ne arıyon be gecenin bir vakti burada, dedi Ahmet.
  • Allah’tan belamı arıyom; ama ne bileyim Şeytan’ı yollayacağını. Hadi iyisin, şu ömrün boyunca sonunda bir işe yarıcan be Ahmet, dedi ve traktöre atladı.

O gürültülü motor sesi ile karanlığı yara yara yol aldılar ve sonunda köylerine vardılar. İnerken Ahmet:

  • Hiç gelmiyon kahveye, gel bir gün de bir çay içelim, dedi.
  • Gelmem mi, hele de sen varken.

İndi traktörden. Okkalı bir küfür salladı hemen arkasından. Tüm sülalesinin kulaklarını çınlatmıştı Ahmet’in. “Bir de çay içecekmişiz şerefsizle” diye mırıldanıp. Evinin yolunu tuttu. Evine varır varmaz kuzineye odun attı. Patatesleri de içine yuvarladı. Hem acıkmış, hem üşümüştü. Koca soba, küçücük odayı hemen ısıttı. Bir de çay suyu koydu. Patatesler de olmuştu, eli yana yana soydu kabuklarını. Çay ile birlikte dört tane yedi. Karnı da doymuştu, içi de ısınmıştı. Sedire uzandı, çayı da yanında höpürdeterek içmeye devam etti. En iyi yaptığı şeyi yapmaya başladı, boş boş eski tavana bakarak geçirdi saatlerini. İyice sıcak olmuştu oda, bir yandan da uykusu gelmişti, saat 4 olmuştu. Sabah olmak üzereydi. Uyumak istemiyordu. Sedirin altına kitaplarını saklamıştı. Rastgele bir tanesini alıp, okumaya başladı. İnsanlar; öğrenmek, bilmek ya da unutmak gibi birçok sebepten dolayı okurdu. Ancak her insanın doğasında olan bilmek dürtüsü, bizde henüz gelişmemişti. Daha o düzeye ulaşamadığımız için insanlar başkalarına göstermek ve ezberlediği şeyleri başkalarına satmak için okurdu. Mehmet’in ise hayatla hiç alıp veremediği olmadığı için hiçbir derdi olmadan okurdu.

Bu aylaklığı köy halkına dert olmuştu. Bizim milletin huyudur. En çok konuşmayı sevdikleri şey, onlardan farklı davranan insanlardır. Farklı giyinen, farklı yaşayan, farklı olan… Pek tahammülü de yoktur onlara karşı, ya dışlanır, ya yok edilir. Kimseye zararı olmayan, kendi halinde yaşayan Mehmet bile hor görülüyordu. Dünyada herkes; kendi gibi düşünse, kendi gibi yaşasa, kendi gibi inansa tüm sorunların ortadan kalkacağını düşünen zavallılardan oluşuyordu. Kar tanesi olduğumuzu düşünürüz, milyonlarca kar tanesi de hepsi de farklıdır, oysa yere düşüp yığıntı oluşturunca, hiçbirinin birbirinden farkı yoktur. Mehmet bu boşlukta yaşantısında bile bunun farkına varmış. Her şeyden, herkesten elini eteğini çekmişti. Tohumu nereye düşse orada çiçek açan türdendi Mehmet. Ama iklim değişmiş, kuraklık dünyanın her yerini sarmıştı. Aslında gerçekten yaşayan insanlar Mehmet gibiler miydi? Ne bu dünyanın, ne de diğer dünyanın var olmadığına inanan; denizdeki bir balık gibi hayatın derinliklerine süzülüp, orada kendiyle kalan…

Mehmet’in hikayesinde ana karakter ne kendisiydi, ne insanlardı, ne olaylardı, ne de zamandı. Yan karakter olarak kendi öyküsüne girmiş ve sonu gelmeden çıkmıştı. Aylaklığının tarifi de, kendisine özeldi. Ne anlatsa ya eksik kalır, ya da fazla gelirdi.

Yıllar bir avuç su damlası gibi elimizden kayıp geçti. Mehmet ise o yakındığı köylülerden uzak, deniz kenarında yaşamını sürdürdü. Mutlu muydu? Huzurlu muydu? Bilinmez. Ama görenler, ağzında sigara, elinde kitap, bahçesindeki sedirde yattığını söylüyorlar…


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla paylaşın!

Tepkiniz nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
8
love
lol lol
0
lol
omg omg
1
omg
win win
4
win

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.